31 Ekim 2010 Pazar

BLOGGERLAR HALLOWEN PARTİDE BULUŞTU!

Image and video hosting by TinyPic

malumunuz bloggerlar özel günleri kaçırmazlar...halloween olsun aşkı memnu final gecesi olsun genellikle layığıyla kutlarlar. bu sefer de kaçırmadılar ve bir grup blogger olarak parti mekanı olan bağcılardaki "hançer düğün sarayı" nın yolunu tuttular. biz de onları izledik. ve sizin için gördüklerimizi "tarafsızca" yazdık...

geceye en erken gelen ev sahibi french oje oldu. bülent abla kılığındaki french, gelenlere sürpriz olsun diye kapının tam yanında elini uzatıp 1 saat havada tuttu. her gelene "öp evladım" demeyi ihmal etmedi. salonun tam ortasındaki tahtı da görülmeye değerdi. tüm konuklar geldikten sonra french, tahtına geçti...

french, yakın dostu milagro'yu yanından ayırmadı. konuklarına gönderdiği davetiyede "herkes 18 yaşından henüz gün almış bir erkeği yanında getirsin" demesine rağmen kimse getirmemişti. buna sinirlenen french, yanında taşıdığı rakısını içti ve bardağını yere attı. Gece boyunca su gibi ayran ve turşu suyu tüketildi.

milagro, (yani hallowendaki kılığı ile oya aydoğan) her yeni farkettiği ismi gördüğünde " aaa french, bak tuğçeylen orki de geliyollar yanımıza, konuşalım mı ayol biraz, kavga ederim accık" diye konuşsa da french, tbnin gösterişli halini çekemezdi, öylece uzaktan baktı. gelmesin, paralarım seni milagro dedi.

partinin başlarında çalan hareketli müzikte, eski sevgilisi, yeni dans hocası meriç erkandan dans dersleri alan mrs baros, hünerlerini sergilemekte gecikmedi. görüntüleri bize sildirdi ama meriç erkanın kareografisini tamamen ezberlemişti bakın işte merak edenler için burda . seksi kıyafeti ve saçlarıyla dikkat çeken mrs baros, danstan sonra french'in yanına geldi ve bir daha hiç yerinden kalkmadı. en güzel dansın ona ait olduğundan emindi...

makyajıyla dikkat çeken bir diğer isim de leah'tı. ajda pekkan'ın oynadığı boya markasını makyaj malzemesi zanneden leah, yüzünü onunla boyamış ama istediği etkiyi yaratamamıştı. mükemmel fiziğiyle herkesi ezen leah, kimseden yüz bulamayınca burdakilerin hepsine 10 basarım ayol dedi ve mekanı erkenden terketti.

vernonsullivan, partiye kaslarını sergilemek için yılmaz morgül kılığında ve çıplak geldi. yine kimse yüzüne bakmayınca french'in dikkatini çekmek için bir köşede bayıldı. vernon, milagro'nun " french, bayılıyollar" demesi, etraftakilerin vernon'un başına toplanması ve french'in " ayol bu da beni nerde görse bayılıyor" demesi üzerine yine gözyaşlarına boğuldu. o ağlama da her zamankinden farksızdı. musikiden girdi, kaslarım gerçek, bana inanmıyorlardan çıktı. onu dinleyen sadece mia'ydı. mia, küçük ceylan kılığında geldiği için taşlardan yaptırdığı makyajı yüzünden ağzını açamıyordu. o yüzden ancak dinleyebilirdi. sadece dinledi ama vernonun bilmediği bir şey vardı; ceylan, içinden türküsünü söylemeye başlamıştı bile "lele kirvo le kirvo le le le kirvo"...

vernon'dan başka kimseyle bir şey paylaşamayan ceylan da tuhaf bakışlara aldırış etmeden french'in yanına gitti ve biraz french'in yelpazesini yelledi. yaranmaya çalıştı bizce.

cyk, geceye gwrb ile katılmıştı. cyk kiboş, gwrb de kiboşun annesi kılığına girmiş, çok da başarılı olmuşlardı. napıyonuz annemmmm diye partiye dalış yapan cyk'ya ilk kucağı french açtı... gwrb 'nin anne kılığında aklına gelen tek şey o sesle konuşmaktı ama dj, onun salona girdiğini gördüğü an "şefeeeeeeeeeer şefer" sesi duyulmasın diye müziğin volümünü arttırdı.

partinin en genç ikilisi grace ve hayriş ise yurtseven kardeşler kılığındaydı. ikisi de oldukça tarz(!) giyinmişti. masalarında oturup kareografi çalışıp, biraz da gurbetçi türküsü besteleyip geceyi erkenden terkettiler. sütlerini içip uyumaları gerekiyordu onlarıın.

lazanya, gece için kendisini semra kaynana kılığına sokmuştu. her ilişkiye itiraz etti. french'e ben sana aşık olacağın zamanı söylerim diyen lazanya, eline mikrofonu alıp bloglardaki ilişkileri değerlendirdi " daldan dala daldan dala dal dal dal". o sese daha fazla dayanamayan banu alkan kılığındaki t.b ve nişanlısı murat taşdemir orki, onun elinden mikrofonu alıp "paaariiiis, chaneeeel, gözlüklerimmm, modddaaaa, ayy lav yuuuu" diyip yırtık saten eşofmanıyla en havalı masaya geçtiler. orki konsepte uygun olsun diye t.b'nin chanel gözlüklerini topuklarıyla ezdi ve bunun üzerine ağlayan tb'nin ağzına iki tane patlattı.

erdo, ipana çocuk lakabından bıkmış olacak ki harika sahne kostümleriyle ünlü erol büyükburç olarak geceye katılarak ajanların, spermlerinin peşine nasıl düştüğünü anlattı. her cümlesi french'in şen kahkahalarıyla bölündü. sonra da kızıp ben tuzluk muyum saksı mıyım burda diyip küstü ve gitti...

organizasyona da el atan james mayer, ajdar kılığıyla gecenin starlarından biriydi. star olarak doğan james, nane ve çikita muz'u danslarıyla birlikte pistin tam ortasında söyledi. ona mrs baros eşlik etmeye çalışsa da iki güçlü kareografi birbirini pek tutmadı. mrs baros pes edip yerine geçti ve saçlarını biraz daha kabarttı.

geceye safiyeyle faik olarak katılan küfkedisi ve koko da kendi kendilerine eğlendiler yine. koko, küfkedisinin saflık anılarını anlatıp milleti kırıp geçirdi, küfkedisi de safiye soyman saflığıyla hiç te bile korhan, o öyle değildi diye itiraz edip durdu. gecenin en eğlenen ikilisi hiç şüphesiz ki onlardı. T.B gecenin sonlarına doğru mikrofonu eline alıp "beyyaz beyyaaaaz orkideeeem" diye şarkı söyledi ve sürekli elinde taşıdığı devasa çelenkle göbeğini kamufle etmeye calisti.

en renkli isim ise hiç şüphesiz derya baykal kılığıyla paper doll'du. geceye kafasında ütüyle gelen ama ütü su akıtınca kafasına şapka niyetine puding tenceresini geçiren paper, orada hanımlara birkaç ders vermeden gitmek istemedi. parti mekanını elindeki araç gereçlerle kazmaya çalışan paper, bakın size burada küçük sevimli gecekondular yapıcam, göreceksiniz diyerek herkesi ürküttü. başarılı olamayacağını anlatınca pes eden paper, gecenin yemek artıklarını topladı ve "ben bunları blendırdan geçirip börek içi yaparım" dedi.
milletin midesini bulandıran paper, tenceresini başından hiç çıkartmadı. Giderken banu alkan kılığındaki T.B'nin otrişinden düşen pembe tüyleri toplayan derra baykal paper gazetecilerin sorusu üzerine "bu tüylerden evimdeki sifonuma askı yapıcam" dedi.

Image and video hosting by TinyPic

muhteşem partinin ağızları sulandıran mönüsünde neler yoktu ki...

başlangıç olarak patates salatası, kürt böreği, kısır ve zeytinyağlı yaprak sarmanın olduğu tabaklarda, ana yemek olarak soğan cücüğü eşliğinde Nohutlu pilav servis edildi... geceyi tatlıların tatlısı kemalpaşa taçlandırdı...

ikinci bir tabağa "kesinlikle hayır" diyen açık menü görevlisine sinirlenen french oje, yine bülent ablalığını yaptı ve " benden herkese peymacun!" dedi...

Bir holloween parti de böylece son buldu...


Bu yazı bir T.B, frenchoje ve paperdoll ortak yapımıdır!

30 Ekim 2010 Cumartesi

GELDİLER TAHTALARI SIYRIK SEVGİLİME YİNE!..

Sevgilimle telefonda konuşurken birden "ahhh" diye bağırıyor. Ne oldu diyorum, "dövmemi kapıya vurdum çok acıdı" diyor. "Ne dövmesi" diye soruyorum. "E kolumdaki dövme" diyor. Ben bir süre apışıp kalıyorum.

- Ayyy, ban sana hala söylemedim dimi, Londra'da dövme yaptırdım ben koluma, 4 gün oldu, hep söylicem söylicem diyorum, arada kaynıyor!
- Bana söylemeden dövme mi yaptırdın aşk olsun sana inanmıyorum!
- Söylicektim ama kaç gündür sıra gelmedi.
- Yuh diyorum sana, başka da bişey demiyorum. İnsan bir haber verir, bir danışır, hayat boyu kolunda olucak o şey, ve benim şimdi haberim oluyo! Sinirim tepeme zıpladı! Ne kadar ruhsuz, ne kadar duyarsız, ne biçim adamsın sen yaa...

Benden habersiz dövme yaptığı için ilk 8 dakika tartışma ile geçiyor.

- Peki ne dövmesi yaptırdın?
- Adını yazdırdım koluma.
- Ayyyy sevgilimmmm, yerim ben seniiii. Ne kadar tatlı, ne kadar ince, ne kadar hoş bir adamsın sen yaaa...
- Evet hep isterdin sen sonunda yaptım, ama yaraları geçmedi hala, sürekli bepantene sürüyorum.
- Hayatım çok merak ediyorum resmini çekip gönderemez misin, beyaz atlı prensim benim!
- Pazartesi geliyorum nasılsa görürsün.
- Dünyanın 8. harikası valla bu adam!

Benden habersiz dövme yaptırmış olması, dövme olarak adımı yazdırmış olmasıyla affa uğruyor. Sonraki 6 dakika boyunca non-stop iltifatlara boğuyorum onu, mutluluktan uçuyorum.

- Tamam yavrum yeter ya, amma yağcılık yaptın bana.
- Ne yağcılığı hayatımın anlamı, sen hepsini hak ediyosun, Alain Delon'um benim yaa!
- Tuğçe ben sana bişey dicem ama korkuyorum, sanırım bu iş fazla büyüdü!
- Korkma hayatım söyle yaa, yerim ben seni söyle.
- Ben şaka yapmıştım, dövme filan yok.
- ..................................................................
- Alo?
- .................................................................
- Alo bebeğim?
- Boyun posun devrilsin!

28 Ekim 2010 Perşembe

GEZDİM, GÖRDÜM, ARPACIK!

Hiç bir ucuz gezi fırsatını kaçırmayan ben, bu hafta başında Kartepeye gittim. Kartepeye henüz kar düşmemiş olabilir, ama bu durum sayesinde acaip tasarruf ettim.

Kartepe gezisi aslında halamın organizasyonuydu ve katılanlarda onun her birinin önceki hayatında stand-up'çı olduğunu düşündüğüm hafif sıyrık orta yaşlı eğleceli kadınlardı. Grubun en genci olarak ne desem yaptılar, çok eğlendim. Yol boyunca otobüste karaoke yapıp dans ettiler. Bende onlara yolda "neden-çünkü" oyununu oynattım. Grubun yarısı neden ile başlayan bir soru cümlesi, diğer yarısı da çünküyle başlayan bir cevap cümlesi yazdı kafalarından. Sonra rastgele eşleştirip okudum. Hepsi çok terbiyesiz şeyler yazmış, okurken öldüm gülmekten. Hiç bir aktiviteyi kaçırmayıp en uzun yürüyüşlere bile katıldılar. En imkansız isteklerde bulunup, gerçekleştirmek için zihni sinir fikirler ürettiler. Mesela teleferik sezon açılmadığı için kapalıymış, teleferiği açtırmak için otel müdürüne kadar görüşmek istediler, sonunda sezonun ilk telerefik yolcusu olmayı başardılar.

Sevgilimin Türkiye'ye dönmesine 4 gün kalmışken bende kendimi kampa almış oldum. Göl kenarında uzun yürüyüşler yaptık, teleferikle zirveye çıkıp ter temiz dağ havası aldık, sıcak havuzda yüzüp gevşedik, hamamda keselenip masaj yaptırdık, Öğlen ve akşam bol bol taze balık ve buharda pişmiş sebze yedik. Akşam odamızda sadece güneşte kurutulmuş kayısı ve ceviz ikram edilen bir pijama partisi organize ettim ve herkesi terbiyesiz fıkra anlatması için zorladım. Lobide çay saatinde papatya ve yeşil çay içtim. Peki sonuç? Sonuç şu ki; bu kadar güzel şeyden sonra oteldeki rahat ötesi yatağıma yatıp sabaha kadar uyumadım!

Bütün gece sağa sola dönüp durdum. Tam 1-2 saat uyumuşken saatin alarmı çaldı. Çantamı toplayıp kahvaltıya indim. Tam tahıllı, yeşil çaylı kahvaltının ardından Sapanca Gölü'nün kenarında yürüyüşe çıktık. Sonra da bir alabalık çiftliğinde öğle yemeği yiyip İstanbul'a döndük. İstanbul'a gelir gelmez miss gibi egzoz kokusunu alınca kendime geldim, trafikte sıkışıp kalınca biraz streslendim iyi geldi. Gece yatağıma yatınca sokaktan araba seslerini, komşuların gürültülerini duyunca mis gibi bir uyku çektim, kendime geldim.

Kartepe'yi gezdim, gördüm ve gelince de arpacığım çıktı. Daha tam bir arpacık denemez, hafif bir şişlik ve kızarıklık var şimdilik, ama hemen önlemlerimi aldım. Klasik ılık çay pansumanının yanı sıra google da bir araştırma yaptım. Sarımsak, arpacığın üzerine sürülürse, çok acaip gözü yakıyormuş ama anında iyileştiriyormuş. Fazlaca mazoşist bulduğum bu yöntemi es geçip araştırmaya devam ettim. Yaptığım araştırmalar sonucu öğrendim ki, sarımsağın yenmesi de vücuttaki mikrobu büyük ölçüde kırıyor ve iyileşme sürecini hızlandırıyormuş. Bende akşam yemeğimin yanına 1 kase bol sarımsaklı bir yoğurt eklemek zorunda kaldım. Yarın benimle buluşacak olan paperdoll ve frenchoje bir kez daha düşünebilir!

24 Ekim 2010 Pazar

İSTEK ŞARKISI!..

Hani bazen birisiyle aranızda bir şarkınız olur. Bir türlü o şarkının tamamı uymaz ama, ya nakaratı yada farklı bir yerinde "bak bu kısmı bizi anlatıyo" dersin. Ben ilk defa birisiyle tüm sözleri uyan bir şarkı buldum! Şarkı tamamen ikimizin ilişkisi üzerine yazılmış sanki.

Şimdi şarkı benden, bilgisayarıma geliyor. Diyor ki "Bilmiyorum seninle sonumuz ne olacak?, Belki bu aşk ölümsüz, belki yarım kalacak."

Bende bilmiyorum valla onunla sonumuzu. Gönül isterki; hayat denen şu yolun, dikenli yollarını birlikte yürüyelim. Eğer sorun çıkartmazsan bu aşk ölümsüz olabilir, gözüm yükseklerde değil, ama bozulursan yarım kalacak.

"Hergün değişiyorsun, avutuyorsun beni. Bir bilmece gibisin, çözemedim ben seni"

Hergün ayrı trip atıyorsun, huyunu suyunu öğrenemedim gitti. Bir gün tıkır tıkır çalışıyosun, avutuyosun beni. Bir gün donup kalıyosun şok ediyosun beni. Bir bilmece gibisin bebeğim, sadece ben değil tamirci bile çözemedi seni.

"Seninle başım dertte, ne yapsam bilmiyorum"

Ayrılmayalım diyorum ama en olmadık zamanda bana adilik yapıyosun. Bende o zaman seni beşinci kattan aşağı atıp, penreceden param parça olduğunu görmek, sonra da gidip pembe minik bir yavruyu alıp evime gelmek istiyorum. Ama kredi kartımın limiti çok dolu, ne yapsam bilmiyorum.

"Canımdan bir parçasın, söküp atamıyorum"

Sevgilimi özlüyorum senden mektup yazıyorum, merak ettiğim şeyleri aratıp hemen öğreniyorum, projelerimi ve sunumlarımı bir tek sende yapıyorum, akşam eve gelince twitter'da ortalığı kaynatıyorum, facebook'ta milletin resimlerinin altına yorum yazıyorum, canım bir şey isterse tarifini senden buluyorum. Kafamı bozduğun zamanlar senden sonra alacağım yeni modele bile sende bakıyorum. Gece uykum kaçarsa sana bir dvd koyup film izliyorum, bloggerları takip edip burcumun yorumunu okuyorum. Kısaca canımdan bir parçasın, söküp atamıyorum.

22 Ekim 2010 Cuma

SANA DİPTE İYİ GÜNLER!

Normal bir insanın bazen morali bozuk olabilir. Çok dertli, kederli günler geçirip buhranlardan buhran seçebilir. Telefonda arkadaşlarına dert yanıp ağlayabilir. Buluştuğun zaman ondan bundan şikayet edebilir. Gerekli gereksiz her şeye sövebilir. Bir kaç günü hayata küskün şekilde geçirebilir. Bunalım dolu twitler yazıp, arkadaşlarına uzun uzun dert yandığı mailler gönderebilir. Hepsini anlayışla karşılar, elimden geleni yaparım. Bu durum 3-5 gün, 1 hafta, 2 hafta hadi bilemedin 3 hafta sürebilir. Ama bu durum bir insanın hayat felsefesi olamaz! Bu yazdıklarım bir insanın günlük rutin işleri olamaz.

Bazı insanlar resmen kendilerini mutsuz olmaya programlamış. O arkadaşım bende kalmış mesela, uyanır uyanmaz başlıyo "Ayy Tuğçe hiç uyuyamadım, çok kötü belim tutuldu, gece çok üşüdüm, sonradan da çok terledim, sorma çok fenayım." Korku filminden fırlamış gibi çıkıyo karşıma. "Sana da günaydın Stigmata" deyip şoku atlatmaya çalışıyorum. Şimdi gel de o günden hayır bekle. Tamam belki kötü bir gece geçirdin, ama geçirdin gitti bitti hadi! Artık sabah olmuş, sağ salim uyanmışız. Git bir yüzünü yıka, dişlerini fırçala, bi güler yüz göster!

Bir insan her gün mutsuz olabilecek bir neden bulur mu, buluyorlar. Elinde olsa "gözümün üstünde neden kaş var yaa, neden var neden" diye ağlamaya başlicaklar. Sorundan problemden değil, artık bunlar şizoya bağlamış resmen. İşleri güçleri, maddi durumları yerinde, ailelerinden kimse ölümcül bir hastalıkla boğuşmuyor ve hepsinin sağlığı yerinde. Ama her gün şikayet, hep şikayet! Sahip olduklarının farkına varmak yerine sürekli saçma sapan konuları kafalarında evirip çevirip komaya giriyolar, sonra da bulundukları komaya seni de çekmek istiyolar, ama yemezler.

Bende bu insanı karşıma alıp "Bana bak kızım manyak mısın nesin, aklını başına topla, elindekilere şükret" deyince adım Pollyana'ya çıkıyor. Yok ya, sen çok normalsin ben dengesizim öyle mi? Bak canım sorun bende değil, sende tamam mı? Bende elimde şemsiyemi alıp mahalledeki bakkal amcayla "hayyat sevince güzel, bir taşı kelebeği, bir kuşu sevin yeter" diye müzikal çevirmiyorum. Ama aklın yolu bir. Ben mutluluğa yatkınım. Çünkü mutlu olmayı seçiyorum. Çevremdekiler de öyle. Sıkıntımızı da paylaşırız, derdimizi de. Ama ufak şeylerle de havaya uçarız.

Küçük şeylerle mutlu olan arkadaşım frenchoje, hala bana istediğim kolyeyi yapmadın. Neden ben ha, neden ben? Allahıımmmm, hep böyle oluyor, her şeyim geç kalıyor. Herkese yapıyorsun, benim özel isteğim olunca hep göz ardı oluyor. Ağlama deme, şuan beni anlayamazsın tamam mı? Benim o kolyeyi beklerken yaşadıklarımı sen bilebilir misin ha, bilebilir misin? Hayır, artık istemiyorum. Sen tak!
Böğğğğğğğğğğğğ

20 Ekim 2010 Çarşamba

MAKYAJ ÇANTASINDA KALEMTRAŞ OLMAK!

Bir makyaj çantasında kalemtraş olmak, bir kömür madeninde elmas olmak kadar değerlidir. O çanta da neler yoktur neler. En zor zamanların kurtarıcısı kapatıcılar, gözü göz yapan kalemler, kirpikleri bir anda Türkan Şoray level'ına taşıyan rimeller, soluk benizli ölü gibi duran yüzleri birden hawai tatilinden dönmüş gibi canlı yapan şeftali renkli allıklar. Ama o çantada bir kalemtraş yoksa bunların hiç biri beş para etmez. Makyaj yapan kişinin bir yanı hep eksik kalır :)

Sabah iş yerinde tuvaletler kalabalıktır. Uykusunu açamayan kızlar makyajlarını burda yapmak için manisa bardakları gibi yan yana dizilir. Gözler hep o kalemtraşı olan kişiyi arar. Kalemtraşı olan kişi havalıdır, çok sık tuvalate gelmez. O kalemtraş dünyanın en ucuz ve her köşede satılan birşey olmasına rağmen nedense çok az kişide olur.

Kalemtraşı olan kadın tuvalete gelince, herkesin gözü kalemtraştadır. Fakat onu isteyecek cesuryürek konuya nasıl gireceğini bilmemektedir. Cesuryürek en kibar haliyle kalemtraşı isteyince o ve o anda tuvalette olan herkes bütün kalemlerini açarlar. Hazır kalemtraş bulmuşken bütün göz kalemlerinin ucu açılır. Artık en azından 15 gün boyunca herkesin içi rahat, kalemlerinin ucu açıktır.

Kalemtraşı olmayan kadın çarşı pazar gezerken sürekli kalemtraş görür, çok da ucuzdur ama asla almaz. Sürekli otlakçılıkla kalemlerini açmak gizliden gizliye onun hoşuna gitmektedir. Çünkü kömür madenindeki elması arayıp bulmaktan mutlu olur. Öte yandan kalemtraşı olan kadın ise her zaman evinde yedek bir kalemtraş daha saklar. Sürekli birilerinin ondan kalemtraş istemesi onun da gizliden gizliye hoşuna gitmektedir. Çünkü o da kömür madenindeki elmas olmaktan mutlu olur.
Yani alan razı, veren razıdır.

18 Ekim 2010 Pazartesi

MİSAFİR OL GEL BANA!..

Şu blogger alemini çok seviyorum. Burası başka bir dünya resmen. Hayattan kopuk, kim gerçek kim fake belli olmayan, kimin doğru kimin yalan yazdığı asla anlaşılmayan tuhaf bir yer burası. Ama buradan çok iyi dostlar ediniyorum, internet haricinde de sosyalleşebilme şansı veriyoruz birbirmize.

Bugün Küfkedisi bizi evine davet etmişti. Ben ve Frenchoje pazar sabahı yola koyuluyup az,uz ve dere tepe düz gittikten sonra Küfkedisi'nin evine geldik. Daha önceden dışarıda görüşmüştük, ama bu kadar eğlenmemiştik. Kocası Korhan dünya tatlısı biri. Zaten tencere-kapak gibi birbirlerini bulmuşlar. Birbirlerine en yakışan çiftler listemde, Tarkan-Bilge ayrılığı ile boşalan yere hemen onları koydum. Birbirine en yakışan çiftler listemin son hali Safiye-Faik, Orkun-Tuğçe ve Küfkedisi-Korhan olmuş oldu :)

Ah o masanın dili olsa da konuşsa. Neler yoktu ki? Kısır'dan sosisli böreğe, havuçlu kekten, damla çikolatalı kurabiyeye kadar tüm dünya mutfağının en seçkin lezzetleri önce masadaki, sonrada midemizdeki yerini aldı. Kabaklı ve sosisli böreği Korhan yapmış, ki kendimden utandığım andır. Ben en son börek yaptığımda önce sevgilim "hadi canım bunu sen yapmış olamazsın" diye gözlerine inanamamıştı. Sonra tadına baktığında yüzünü buruşturup "evet bunu gerçekten sen yapmışsın çünkü çok kötü" demişti. Korhan ve benim yaptığım börek arasında irice bir fark vardı. Onun yaptığı börekse, benim sevgilime yedirdiğim kaldırım taşıydı.

Masa başında oturup saatlerce sohbet ettik. Finali filtre kahve ve mozaik pasta ile taçlandırıp, istemeyerek de olsa evimize gittik. Hilton otelinde böyle servis olmaz net konuşiyim. O derece iddalılar. Canlarım benim, çok teşekkür ederim onlara. Şimdi o kadar ilgi, alaka, hürmet, hizmetten sonra gel de evindeki self servis hayatına devam et. Olmuyo ki, adapte olamıyosun. Eve geldim, ev arkadaşım Melly'den bir terliklerimi getirmesini, bir yorgunluk çayı demlemesini bekledim ne yalan söyliyim.

Küfkedisi ve Korhan. Bu sözüm size! Frenchoje ve T.B sizin yüzünüzden bir gecede 3 kilo birden aldı. Sevgilimin ülke sınırlarına girmesine 15 gün kala yapılır mı bu? Vicdansızlar!

13 Ekim 2010 Çarşamba

MÖNÜDE PLASTİKLİ GÖZLEME!

Dün gece yemek yapma sırası bendeydi ve harika bir ıspanaklı peynirli gözleme hazırladım. Tavayı yağlayıp güzelce pişirdim ve ilk pişen gözleme yanında blendırda yaptığım köpüklü ayranla beraber ev arkadaşım Melly'ye gitti. Kendisi her zamanki gibi Var Mısın Yok Musun izliyordu, televizyon karşısında bir güzel yemeye başladı.

Ben tekrar tavayı yağladım. Hani poğaçaların üstüne yumurta sürülen fırça vardır ya, onunla tavadaki yağı her yerine dağıtıp kendiminkini pişirdim ve tepsimi alıp bende salon koltuğumda afiyetle mideye indirdim.

Buraya kadar her şey normal. Bulaşıkları yıkamaya gelince bir baktım tavadaki yağı yaymak için kullandığım fırçanın kılları yok, sadece plastik sap kalmış, onunda üst kısmı erimiş. Meğer fırçanın kılları naylonmuş. Bende kızgın tavada yağı dağıtıcam diye bütün fırçayı eritmişim. Fırçanın kılları eridiği gibi plastik kısmın ucunda gitmiş üstelik. Benim ruhum duymamış ama. Plastik aromalı kanserojen gözleme bir güzel midemdeki yerini alırken, ballı ev arkadaşım ise en organiğinden sağlıklı bir akşam yemeği yemiş oldu.

Bu akşam yemek sırası ev arkadaşım Melly'de. Hamsi yapacakmış. Geçen sene de bu zamanlarda hamsiye bir dadandı, o kadar çok yedirdi ki damarlarımda kan yerine hamsi dolaşacaktı nerdeyse.

12 Ekim 2010 Salı

GECE GÜNDÜZ DEĞİL AMA, MİLİM MİLİM YAN!..

Ben ki şu hayatta sevgilisini kıskanmayan belki de son insandım. Ne o, ne de ben, hiç bir zaman birbirmizin hayatını abuk subuk kıskançlıklarla mahvetmedik. Özel bir günde giydiğim mini bir elbise onun için hiç sorun olmadı. Çünkü o her zaman "benim sevgilim nerde ne giyeceğini, giydiğinde de onu nasıl taşıyacağını bilir" derdi. Gittiğimiz kalabalık bir yerde, ona bakan kızlar da benim için hiç sorun olmadı. Çünkü dikkat çekecek kadar yakışıklı bir sevgilim olması, beni çok mutlu ederdi. Ta ki 4 ay önce İngiltere'ye gidene kadar.

Sevgilim gittiği okulda çok eğlenceli bir arkadaş grubu edindi. İtalyanlar, Almanlar çoğunluktaydı ama 6-7 tane de Türk vardı içlerinde. Okul çıkışı sürekli Londra'da gezintiye çıkıyorlardı. Bana da facebook sayfasına koyduğu resimlere bakmak dışında başka bişey düşmüyordu. Bir süre sonra bu resimlerin beni rahatsız ettiğini kendime itiraf etmek zorunda kaldım. Kızlarla sanki balayında gibi resimleri çekip çekip sürekli profiline yüklüyordu. Birisiyle müze geziyor, diğeri ile kokteyl içiyor, başka birisi ile alışverişe çıkmış resimleri sadece benim değil bütün çevremin dikkatini çekmiş olucak ki, beni her gören "ayy orkun'un resimlerini gördüm o ne samimiyet" demeye başladı. Bendekide ne akıl "Oraya gezmeye gitti. Rahip olup manastıra girmeye değil" diyemedim. "Ayy evet bende gıcık olmaya başladım" diye eteğimdeki taşları döküverdim. Duymak istedikleri şeyi söyledim millete.

O kadar uzun süredir ayrı kaldık ki, çok özledim, ve dengesizleştim. Telefonda konuşurken "o yanındaki kızlara söyle akılları varsa sakın benim karşıma çıkmasınlar. Yok biz ecelimize susadık diyolarsa çıksınlar ama" demeye başladım. O da benden hiç böyle şeyler duymadığı için her zaman gülme krizine girdi, çok komiksin dedi bana. Şaka sandı. Her şakada bir gerçek payı olduğunu unutmamalıydı.

Geçen gün bindiği roller coster'in resimlerini yüklemiş profiline. Kızlar da hemen yorum yazmış. Yok efendim onlar oraya gelememiş, keşke onlarda roller coster'a binseymiş falan filan. Sevgilimde "sizde atlı karıncaya binersiniz" yazmış. Ordan başka biri çıkmış "ayy yok biz atlı karıncaya bile binemedik, ayy yazık oldu" gibi bişey yazmış. Bende şalter attı o an. Siz kaşındınız kızım dedim içimden, altına "gelin gelin ben hepinizi bindiricem atlı karıncaya" diye yorum yazdım.

Yazdım ve rahatladım. 4 aydır ilk kez "ohh be" dedim. İçimde tut tut patlamışım. Ama sonradan da içim rahat etmedi. Şimdi sevgilim uzakta kavga etmeyelim dedim, yorumu sildim. Nerden aklıma gelsin ki giden maillerden okunacağı. Akşam konuşurken ben ne yaptığımı bir güzel anlattım. İlk başta inanmadı, sonra inanmak istemedi, inandığı anda evi terk eder gibi msn yi terk etti. Hem yazdığımı sildim, sildiğim halde kavga ettim. Nasıl olsa kavga edeceğimizi bilsem bari silmezdim.

Şimdi düşünüyorum da çok rezil bir hareket yapmışım ya. Mesela o benim bir iş arkadaşıma tanımadan etmeden "gel gel ben seni bindiricem atlı karıncaya" dese, ben bir daha işe gidemem heralde, rezil olurum. Arkamdan herkes "amma kıro sevgilisi varmış" der. Şimdi de bunu benim çin söylüyolardır kesin. Ben ki hiç böyle biri değildim. Kulaklığımdan dinlediğim Ajda şarkısından esinlenerek diyorum ki, beni bu hale nasıl getirdiğine yan!

10 Ekim 2010 Pazar

"PİJAMA PARTİSİ"

Eğer bekar olmanın iyi bir yanı varsa, bence bu pijama partilerine katılabilme özgürlüğü olabilir. Evli olan biri genelde eşini evde bırakıp hiç bir pijama partisine katılamaz, ama kendi evinde istediği kadar pijama partisi verebilir. İşte bizimde böyle bir arkadaşımız var. Evli ve evinde parti vermekte usta olan cinsten. Bayılırım ben pijama partilerine. 1990 senesinden beri pijama partilerinin aranılan ismiyim :) O tarihten beri hiçbir pijama partisini kaçırmadım. Her gelişte makarna salatası, havuçlu kek, DVD, kırmızı şarap yada iskambil kağıdı gibi şeyler getiririm yanımda. Bu kez ben havuçlu kekimi Lucy de elcağızlarıyla yaptığı şekerparesini alıp olay yerine intikal ettik ve şahane bir pijama partisini daha tarihin tozlu sayfalarına gömdük.

Mahperi sizden iyi olmasın çok sevdiğimiz biridir, en sevdiğimiz özelliklerinden biride misafirperverlikte sınır tanımamasıdır. Akşam yemeğinde bize domates çorbası, baharatlı tavuk ve pilav pişirmiş. Kırmızı mutfak masasında yemek yerken partimize girizgah yaptık. Hepsi bu kadar değil tabi. Makarna salatası, patates salatası, mozaik pasta da ev sabimizin marifetli ellerinden dökülüp, ortasehpada kuruyemiş ve cips tabağıyla buluştu.

Gecemize sınırsız miktarda dedikodu, kahkaha ve demlenmiş çay karıştı. O kadar çok konuştuk ki, yanımızda getirdiğimiz filmi izlemeye ve bir pijama partisi klasiği olarak birbirimize korkunç hikayeler anlatmaya zamanımız olmadı. Uzun zamandır arka arkaya sıraladığım iki kahkahaların birbirine olan uzaklığı hiçbu kadar yakın olmamıştı. Yayında ve yapımda emeği geçenlere teşekkür ediyorum :)

6 Ekim 2010 Çarşamba

T.B VE EV ARKADAŞI BİR GÜN.....

Ev arkadaşımla televizyon savaşlarımız kaldığı yerden gene başladı. Spartacüs, Nip Tuck gibi başarılı Hollywood dizilerini asla izlemeyen, "Öyle Bir Geçen Zaman" ve "Fatmagül'ün Suçu Ne" gibi insanı sürükleyen Türk yapımlarına adapte olamayan ev arkadaşım Melly, psikopat gibi sürekli "Var mısın, Yok musun" izlemekte.

Yarışmayı izlerken içinden değil bizzat dışından sesli yorumlarla evimizi adeta stüdyo havasına sokan Melly, kutusuna giden bir yarışmacı olursa bir ağız dolusu sövmekle işe başlıyor. "Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz" felsefesi ile her zaman Hamdi Bey'in tekliflerine büyük bir bayram sevinci ile yaklaşırken, kaybeden yarışmacıların arkasından da "Bak ben sana demiştim" demeyi asla ihmal etmiyor. Nohut oda, bakla sofa mimariye sahip evimize yeni bir televizyon sokmak istemediğimiz için, bende ev arkadaşımın televizyonu fet ettiği saatlerde internette blog okuyorum.

Dün uzun zamandır kafaya koyduğunuz İstanbul Modern'deki Body World müzesini gezmeye gittik. Tabi ki gerçek bir popüler kültür mantarı olan halamda bu fırsatı kaçırmayıp bize katıldı. Müzeye bizimle aynı anda bir liseden öğrenci grubu gelince, bende lacivert blazer ceketimle anında okul grubuna sızmayı başardım. Halam da sızdı ama bigudili saçları ile pek de inandırıcı olmadı. Okul grubuna sızmak gerçekten de çok hoşumuza gitti, daha önceden müzeyi gören öğretmenleri her şeyi anlatırken bizde Abiye Kuzu gibi bilgileri emdik :)
Ev arkadaşım Melly girişte ödediği 25 TL'ye acımadan koca sergiyi 10 dakikada gezip çıkışta da kahve içecek bir yer buldu. Ben ve popüler kültür mantarı halam ise giriş paramızı son damlasına kadar kullanıp müzede incelenmedik tek bir parça, okunmadık tek bir broşür kalmayana kadar her yeri gezdik.

Müze şahaneydi. Gerçek insan bedenlerini çeşitli şekillerde sergiyerek anatomik yapıyı anlatıyordu. Girişte müzeye bedenlerini bağışlayanların resimlerinden bir slaytla karşılanıyorsunuz. Her yerde kas dokusu ve iskelet sisteminden oluşan kadavralar vardı ve burda anlatırken size çok iğrenç gelse bile, müzede baktığınızda hepsi gerçek birer sanat eseriydi. Ben bir ara anevrizma olmuş bir aort damarına bakarken, boğazı izler gibi dalmışım. O sırada halamın bir grup lise öğrencisine kısık sesle "şimdi gece oluncaaaa, bu kadavralar canlanıııııp, böyle param parça halde odanıza geliiiiip, tam siz uyurkeeeenn" derken yakaladım ve halam olduğunu kimseye söylemeden oradan uzadım.
Müze gezmek çok eğlenceliydi ama siz giderken sakın topuklu ayakkabı giymeyin. Askısı olmayan çantalardan kullanmayın ve bir de ev arkadaşınızı yanınıza almayın.

3 Ekim 2010 Pazar

"O BENİ SEVİYO!!!"

Evimde 24 saat görev aşkıyla yanıp tutuşan bir kuaför olsun istiyorum. Ama tek vasfı kuaförlük olmamalı, yetenekleri ile beni kendine hayran bırakmalı. Akşam duştan çıkınca hemen gelip ayaklarımı kremlemeli, sonrada kırmızı ojemi sürmeli. O bunları yaparken bende sinirimi bozan şeyleri anlatmalıyım ona. Beni yoran insanları anlatıp, mutlu edenlerden bahsetmeliyim.

Sonra saçlarıma bakım sürüp taramalı. Yere dökülen saçları tiksinmeden tek tek toplamalı. Bende o sırada ortalığı karıştıran olayları anlatmalıyım. O kadar tarafsız dinlemeli ki, bazen bana kızmalı bazen de karşı tarafa sövmeli. Saçlarıma maşa yaparken bende yeşil çayımı içmeliyim.

İşlerimiz bitince en sevdiğim şarkıyı açmalı bana. Gülsuyunu pamuğa döküp bana getirmeli. İstemediğim telefonları meşgule vermeli, sevmediğim reklam çıkarsa hemen kanalı değiştirmeli. Eve geldiğim zaman hemen ayakkabılarımı temizleyip kutusuna kaldırmalı. Ben kek yaparken dirseklerini tezgaha koyup beni izlemeli, kötü olsa bile eline sağlık demeli.

Kek yaparken ojelerim bozulduysa hemen bana manikür yapmalı. Bende ona son yazımı okumalıyım. Sonra ben, Ajda ve Tarkan şarkıları söylerken bana yüksek sesle eşlik etmeli. Uyumadan önce sütümü getirmeli, kapıyı kilitlemeli. Kulağımda kulaklıkla uyursam, radyoyu kapatıp telefonumu şarja takmalı. Ara sıra bana son çıkan kitaplardan ve okuduğum bloglardan bahsetmeli. Mümkünse aklına estikçe eve hediye getirmeli. Mutsuz olduğum zaman eve Burger Kıng'ten sipariş vermeli. Nevresimlerimi kirlenince değil, yumuşatıcının kokusu geçince değiştirmeli. Hatta mümkünse sevgilimin doğum günü hediyesini paketlerken bana yardım etmeli.
Aslında evimde bütün bunları benim için yapacak biri var. Kendim! "O beni seviyo" ama bu sabah küstüğümüz için biraz aramız açık. Şimdi gidip kendimin gönlünü almalıyım ve bütün bu işleri çaktırmadan onun üstüne yıkmalıyım. Hadi yine iyiyim gördünüz mü, bu sefer de dört ayak üstüne düştüm.