26 Şubat 2010 Cuma

AFİYET OLAMADI :(

Her hafta olduğu gibi yine kuzenlerde bir Ezel günü yapıyorduk. Kuzen Begüm geceye kendi eseri irmik helvasını getirmiş, nasıl şahane yapmış anlatamam. Kum gibi olmuş, hemde çok tatlı değil. Ama sıcak sıcak yiyemedim ya içime dert oldu. Yemek deyince akar sular durur bende, hangi satte olursa olsun hiç üşenmem. Dünde günün anlam ve önemine uygun olarak helva yapalım, ev arkadaşımla sıcak sıcak yiyelim dedim, ama yiyemedik. Şimdi sizde benim hatalarıma düşmeyin diye yazıyorum.

Bir kere irmiği kavururken telefonla konuşmayın. Ben konuştum ve pişmanım. Tarifte "irmik rengini alınca" diye bir tabir var. Bende bu rengi iç dünyamda kahverengi olarak tasarlamış olucam ki, yanık kokusu gelene kadar irmikleri kavurdum. Sonra baktım siyaha 1 ton kalmış one minute dedim telefondaki lucyvanpelt'e, teli hoparlöre alıp tezgaha koydum. Sonrada ılık şekilde irmikle kavuşmayı bekleyen süt ve şeker karışımını tencereye döktüm. Bir anda "COSSSSSSSS" etti ve mutfağı dumanlar kapladı. Üstüm, tezgah, tezgahtaki telefonum da sıçrayan kimliği belirsiz helva kalıntılarından nasibini aldı üstelik. Dumandan göz gözü görmüyo mutfakta. Ama ben hala herşeyin normal olduğuna inanıyordum, iyice karıştırıp irmiğin sütü çekmesini bekledim. İrmik inatla sütü çekmedi, bende inatla evrene "irmik sütü çeksin" mesajını gönderdim. Bir süre çeker misin, çekmez misin diye inatlaştıktan sonra irmiğin üstüne çok gittiğimi düşündüm, altını kapatıp demlemeye bıraktım.

O saatlerde hala bir şaheser yarattığımı düşündüğüm için irmiğin yanında içmek için kahve suyu koydum. Ev arkadaşım soruyo irmik nerde sıcak sıcak yiyelim diyor "biraz demlensin" diyorum. Hayalim o dinlenme sürecinden irmiğin kum gibi akışkan ve birazda rengi açılmış olarak çıkması. Ama ne yazık ki gerçekler çok acı. Kapağı açmamla kahverenginde ve püre kıvamındaki sahte irmik helvası bana gülümsedi. Kötü olduğunu kabullenemiyorum hemen bir tabağa koyup karşı komşuya veriyorum, sonrada 2 servis açıp ev arkadaşıma ve bana koyuyorum. Ev arkadaşım Melly 1 lokma alıp "Bu ne beee çok tatlı olmuş boğazımı acıttı" diyor. Ben yediremiyorum kendime kötü olduğunu tamamını bitirmek için uğraşıyorum. O kadar tatlı olmuş ki, yatana kadar 2 litre suyu bitirdim, öyle yakmış içimi. Halbuki kötü olmuş işte niye zorluyosun, sanki Le Cordon Blue'de usta aşçı mıyım? Nedir bu idda? Kötü olmuş, önümüzdeki maçlara bakalım de çekil. Kuzguna yavrusu güzel görünür misali, helvam da benim gözümde güzel olsun istiyorum ama benim gözümde bile güzel olmadığı çok açık.

Bu sabah ev arkadaşım kalan helvaya biraz un kavurup ekledi, birşeyler yaptı, biraz yenilicek hale geldi. Şimdi siz yapmayın diye söylüyorum. Yarım paket irmiğe 2 bardak süt ve 2 bardak şeker koymayın: çok geliyor. İrmiği kavururken telefonla konuşmayın: irmik yanabiliyor. "Görüntüsü kötü ama tadı iyi olabilir" diyerek komşuya götürmeyin: imajınız sarsılabiliyor. Birde kötü olan helvayı inatla yemeyin: gece uyutmuyor.

18 Şubat 2010 Perşembe

AŞK BİR LABİRENTSE, ÇIKIŞA GİDEN KESTİRME YOLU BİLİYORUM...

Aslında o kadar da zor değil bence, biraz empati kurmak yeterli. Ama arada sevgi yoksa empati hiç bir halta yaramaz. İşte size, bana göre anlamsızlık statüsünün baş sırasına oturmuş bazı ilişki durumlarını yazıyorum. Ben hepsini tek tek test ettim, tamamı denenmiş ve onaylanmıştır.

- Birinden hoşlanırken ilk adımı sürekli karşıdan beklemek niye? Sen ona kendini fark ettirene kadar, o seni çözene kadar, karşı taraf cesaretini toplayana kadar, bekle babam bekle. Ne gerek o var stresi yaşamaya. Ben baktım hislerimden eminim, bir arkadaşım tabirici caizse aracı oldu, gitti Tuğçe senden hoşlanıyomuş dedi. Boyum mu uzadı hayır, ama hiç birşey de kaybetmedim, sadece olmaz dedi o kadar :)) Ama yılmadım, hedefe odaklandım. Aynı yaz içinde 2 kez daha söyledi aynı arkadaşım ve bende 2 kez daha red cevabı aldım. Hiç gururum kırılmadı, incilerim de dökülmedi. Tam tersine "kaybettiğini gör de kahrol" mantığıyla daha da önemsedim kendimi. Ve yazın sonunda kendi çıkma teklifi etti bana.

- Ayrı illerde flört etmek olur mu? Olur, hemde daha iyi olur. Çünkü karşındakini özlemen için süper bir fırsattır. İnsan herkesle gezer, tozar, yer, içer ama sadece sevdiklerini özler bana göre. Farklı illerdeyseniz mektup yazma şansın da olur hem. İlk çıktığımızda uludağ üniversitesini kazandığı için Bursa'da kalmaya başladı. Böylece daha az kavga edip, daha çok özleyebilme fırsatımız oldu. Kestane şekerleri de cabası.

- Kadın dırdırı da, erkek dırdırı da aynı. İkisi de insanı soğutuyor. Kızlar "kiminlesin, nerdesin, kız sesi geliyo, kim o, bir daha şu kızla görüşmeni istemiyorum" dedikçe karşısındakini bunaltmaktan başka birşey yapmadıklarını fark etmeliler artık. Şu kızla görüşmeni istemiyorum olayı ise, tamamen o kızın değerini arttırıyo aslında. Belki o kız onun için sokaktan geçen herhangi biri de olsa o laftan sonra aklına zorla o kızı sokuyosunuz. Sonra erkek bu dırdırdan bunalıyo, dırdır duymak istemediği için kadını aramıyo. Aramaz tabi, insan huzur bulduğu birisiyle konuşmaktan hoşlanır, dırdır dinlediği biriyle değil. Ve kadın aranmadığı için kavga çıkıyo. Buyur burdan yak.

- Dırdır konusunda erkeklerinde kızlardan aşağı kalır yanı yok bence. "Ne giydin, o eteği giyme, o ruju sürme, eve geç kalma" Ayy bu ne ya. Zaten İstanbul sokaklarında ne giyeceğini şaşırmış şehirli kız, 40 yılda bir şık giyiniyim der o zaman da iltifat yerine "bu ne yaa hiç güzel olmamış, keşke etek yerine kot giyseydin" cümlesini duyar. Gelde o erkeğin kafasına odunla vurma. Etek meraklısı olmasan bile, yasak olunca hergün etek giyesin gelir. Ayrıca mini etek denen meret gençken giyilmez de, 55 yaşındayken mi giyilir?Sonuçta söz konusu şehirli kız o eteği tek başına gece yarısı Taksimde gezerken giyse anlarım eceline susamış. Ama yanında sevgilisi varken giydiği zaman, çok pardon da erkekler ne işe yarar? Hiç biri çıkıp da "Ben varken sana kim bakabilir, ne istiyosan giy ama benim yanımda giy" demez. Genellikle çoğunun delikanlılığı hiç ihtiyaç olmadığı zamanlarda devreye girer. Yada birlikte gidilecek bir davet yada parti vardır. Erkeğin en büyük korkusu sevgilisinin çok güzel olup bütün dikkatleri üstüne çekmesidir, ne giyeceğini de bilemez ama bari vasat bişey giyse diye dua eder. Çünkü bence çok az erkek ortamın en güzel kızının onun sevgilisi olmasını kaldırabilir. Ve sorar: "Akşamki davette ne giyeceksin?" Bu bir kıza yapılacak en büyük ayıplardan biridir. Sanki kız giyinmeyi bilmiyo da sende ona akıl veriyosun. Sevgilisine güvenen, "benim sevgilim nerde ne giyileceğini bilir" diye düşünen ve ortamda en güzel kız onun sevgilisiyse, kıskançlık krizine girmek yerine "benim gibi adamın böyle güzel sevgilisi olur tabi" diye övünen adam şanslıdır. Çünkü onun sevgilisi yaşamıştır.

- Her dakika görüşen yapışık çiftlerden hoşlanmam, çünkü buluştuğumuz zaman anlatıcak şeyleri olmaz hep biz konuşmak zorunda kalırız. Her dakka görüşenler hem çok kavga eder, hemde birbirinden bıkma tehlikesi geçirirler. Her dakika iç içeysen ne anlatıcaksın ayrıca. Arada erkek kendi kankalarıyla takılsın, kız da kendi kankalarıyla. Sevgilisi oldu diye kimse heryere yapışık ikiz gibi gitmesin. Görüşeceğimiz zaman çok eğlenelim. Tiyatroya gidelim, sokak pilavcısından pilav yiyelim, Beşiktaş'tan başlayıp gidebildiğimiz yere kadar yürüyelim. Sahilde boğaza karşı hafta içi yaptıklarımızı anlatalım, yorulursak bir yerde 2 martini içelim, akşama kankaya baskın yapıp tabu oynayalım, pazar günü fenerbahçe de kahvaltıya gidelim, buz pateni kayalım, sinemaya gidelim, dolmuş beklerken kestane yiyelim, gece diskoya gidip dans edelim, akşam mutlaka çorba içelim, benim kız arkadaşlarımla senin erkek arkadaşlarını kavga ettirelim sonra karşılarına geçip gülelim, sabahları koşuya gidelim, akşam elimizde kahveyle İstanbul'u gezelim. Ne yaparsak yapalım ama lütfen kaliteli zaman geçirelim. Hambugercide zaman öldürüp tıpış tıpış eve gitmeyelim. Sıkıcı bir hafta sonu geçirince psikolojik olarak o etkinliğin içindekiler de alnının orta yerine sıkıcı damgasını yer, ama hızlı tempolu bol aktiviteli bir haftasonunu ve haftasonunun içindeki kişiyi kim iple çekmez?

- Neden ayrıldınız sorusuna "Hiç ortak yönümüz yok" cevabını kabul etmiyorum. Asıl bizim hiç ortak yönümüz yok. Ama ayak uydurmaya çalışmak daha eğlenceli oluyor. O benim için bir kere çin yemeği yediğinde ertesi gün midesi yıkanmıştı. Ben onunla birlikte paraşütle atladığımda kalpten gidiyordum, o buz pateni kaymaya çalışırken popo üstü düşmüştü. Ben onunla playstation oynarken eğleniyor gibi yapmıştım, o da benim sınırsız ayakkabı alışverişimde fikir beyan etmişti. Ben onun için kurufasülye yerken midem ağzıma gelmişti, o benim için sex and the city'yi izlerken sıkıntıdan patlamıştı. Ama hepsini denemek çok eğlenceliydi.

- Telefon karıştırma mevzusuna şiddetle karşıyım. Bende bir zamanlar onun mesajlarını okumuştum ama o zaman 15 yaşındaydım. Şimdi asla yapmam. Benim telefonuma en yakın arkadaşımdan gelmiş özel bir mesaj olabilir, neden o mesajı okusun? Aynı şekilde onunda bir arkadaşının şahit olmak istemediğim özel bir durumu olabilir. Burnumu herşey sokmaya gerek yok. Diyelim ki aldatıyor seni. Sende telefonunu karıştırırken yakaladın mesajı. O zaman onu anında terk edip, suratına tokadı yapıştırabilecek misin? Bunu yapamazsan zaten o ilişkiden hayır gelmez bence. Ama eğer yapamayacaksan, onu terk edemeyecek kadar aşıksan, neden karıştırırsın telefonu. Terk edemeyeceksen neden öğrenmek istersin?

- Neden bazen sürpriz notlar yazıp gizlice cebine koymazsın? Neden onun sevdiği birşeyi vitrinde görünce ona almazsın? Neden en sevdiğiniz şarkıyı bağıra bağıra söylemezsin, neden huzur vermeyi denemezsin, neden onun için portakal soymazsın, neden telefonuna yada mailine gülümseticek mesajlar atmazsın, neden annesine küçük bir jest yapmayı denemezsin, neden bir wafılı paylaşmazsın, neden çok beğendiğin kitabı içine en güzel fotoğrafını koyup ona hediye etmezsin. Gerçekten seviyorsan karşındaki kişiyi, neden bunları yapmazsın?

Bu yazı çok sevgili blogger arkadaşım paperdoll'a ithaf edilmiştir.

17 Şubat 2010 Çarşamba

Kısa Film Festivalinde, Uzun Mesafe Görüş Talihsizliği

!F bağımsız filmler festivalinde gösterilen bir filmde bende kısacık yer aldım. Filmin adı Kamerayla İzdivaç. Geçen sene çalıştığım yerde ekip 2 ay boyunca günlük çalışmalarımızı çekip, sonra o görüntülerden kısa film yapacaklardı. Yönetmeni Doğa Kılcıoğlu, yapımcısı da kardeşi Can Kılcıoğlu. İki kardeş, "İkimizde yetenekliyiz, ikimizde güzeliz neden güçlerimizi birleştirmiyoruz kardeş" demişler ve ortak projeler yapmaya başlamışlar. O iki ay boyunca biz nereye gitsek, onlar da geldi. O kadar içten ve eğlenceli bir ekipti ki, çekim bahanesiyle hayatımıza sızması bizim de işimize geliyodu.

İşte o ekip filmlerini tamamladı ve bende dün sabah koştur koştur kendimi Fitaş'a attım. Filmde hiç suya sabuna dokunmadan çok derin bir eleştiri var aslında. Kamera arkasında ekibin çalışmasını aktarmış ve bütünü oluşturan parçaların tek tek göstermiş izleyiciye. Aralarda da olumsuzluklara yer vermiş bol bol, ama "biz demiyoruz onlar diyor" şeklinde yansıttıkları için daha üstte kalmış eleştiriler. Filmin sonunda da öldürücü darbesini vurmuş. Vurmuş ama o kadar ince ve keskin bir şekilde ayırmış ki, hiç bir şeyi eleştirirken aşağılamamış, bayağı bulmamış yada yerden yere vurmamış.

Bende büyük bir heyecanla kendimin görüneceği 30 saniyelik kısmı merakla bekler şekilde koltuğuma oturmuşken, sol gözüme iğneler batmaya başladı. Önce görmezden geldim, ilgilenmezsem geçer dedim. Sonra iğne batmaları artınca, sol gözümden yaşlar musluk gibi akınca panikledim ama paniklediğimi gözüme belli etmemeya çalıştım, vaz geçer düzelir dedim. Baktım gözüm hiç oralı değil. Normalde lens solusyonumu yanımdan hiç ayırmam, ve hiç bir zaman da lazım olmaz. Şansıma o gün küçük çanta aldım diye solusyonumu almadım, ve lazım olacağı tuttu. Bir yandan filme konsantre olmak istiyorum ama gözüm izin vermiyo. İğne batışı o kadar artı ki, ya sol gözümü çıkarıp fırlatıcaktım, yada sol gözümdeki lensi. Bende her akıllı kadın gibi ikinci seçeneği uyguladım ve hiç düşünmeden usta bir hamleyle gözümdeki lensi çıkarıp fırlattım. İğne batmalar bitti. Ama ileri derecede miyop olan benim dünyam şaştı. Bir gözüm şahane, bir gözüm bir hayli bulanık görürken film izlemek çok tuhaf oldu.

Asıl tuhaflığı Fitaş'tan çıkınca yaşadım. Miyop olanlar bilir, bir gözün net bir gözün flu olduğu zaman yerleri çukur görürsünüz. Bende salondan bir havayla çıktım dışarı, sonrada pıss diye sönüp duvarın yanından yürümeye başladım. Etraftan bana bakan varmı bilmiyorum, çünkü baksam da göremezdim. Nasıl salakça yürüyorum anlatamam. Çünkü yerleri çukur gibi gördüğüm için ister istemez yürüyüşüm sarhoş şeklini aldı. Tek gözle evimi bulmak daha önce hiç yaşamadığım bir tecrübeydi, neyseki ayaklarım yolları ezberlemişti.

12 Şubat 2010 Cuma

AŞKIN MODASI GEÇMEZ

Sevgilier Gününü seviyorum. Kimileri saçma ve ticari bulur, evet aslinda ticari. Biraz ekonomi hareketlenirse kime ne zararı olur anlamıyorum. Bazı uyanık çiçekçiler sevgililer gününde gülün tanesini 10 lira yapmaya kalkıyor. Onlara değil ama, 1 tane güle on lira verecek olan kişiye üzülüyorum. Bir kere gül tek verilmez, veren verir ama ben tek bir gülden hiç hoşlanmam. Gül olucaksa bir kucak olsun, dolu dolu gelsin isterim. O bir kucak güle de 200 lira veren sevgilinin aklından şüphe ederim, soğurum. Gül nedir, güzel etkileyici ve ilham verici bir bitki. Ama 1 hafta sonra at onu çöpe, hiç bir kalıcılığı yok. Ayakkabı olsa giyer giyer, yağlı boya tablo olsa bakar bakar, parfüm olsa sıkar sıkar sevgilini hatırlarsın. Ama bir güle servet yatırılmaz, gül bir yatırım değil bence. Evet sevgililer gününde gül alınsın, ama gül alıcam diye de kimse kazıklanmasın.

Saçma belki ama kucağında bir demet gülle bana doğru gelen bir erkeği de hiç romantik bulmuyorum. Ne o öyle, gözümdeki bütün Don Juan imajı silinicek. Gül ya evine ya işine gönderilir, yada arabada arka koltukta saklayıp oturunca kucağına verilir bana göre. Sokaklarda kucak kucak çiçek taşıyan bir adamın görüntüsü itici geliyor nedense bana.

Birde hediye derdi var. Erkeklere hediye almak çok zor. Helede benim gibi 9 yıllık sevgilisine hediye alıyorsa. Bütün orjinal şeyleri zaten daha önceki sevgililer günüde almıştım. Bir keresinde nargile içmeyi çok sevdiği için, nargilenin ucuna takılan plastik marpuçların gümüşünü yaptırmıştım, çok hoşuna gitmişti. Erkeklerin seçeneği sınırlı ama kadınlara hediye almak çok kolay çünkü bir sürü çeşit var. Hele ki biraz tanıyosan tamamdır. Mesela benim sevgilimin 9 yıl boyunca hala düşünüpte aklına gelemeyen şu hediyeleri bana almadığına inanamıyorum. Ajda Pekkan'ın eski CD'leri, sevdiğim kadın yazarların okumadığım kitapları, buz patenlerimi taşımak için çanta yada demirlerini korumak için plastik gard, Şenocak'tan eski yıllarda kullanılan stilde bir şapka, şehir tiyatrolarından bir oyuna bilet yada Dior'dan hiç bir zaman alamayacağım o aynalı makyaj seti. Sonuncusunda biraz uçtuğumun farkındayım. Benim sevgilimin hediye konusunda istikrarlı şekilde ilerleyen bir çizgisi vardır. Nine West'e girer oradan herhangi birşeyi alır ve o herhangi bir seçimi her zaman benim "şahane" sıfatını almayı başarır.

7-8 sene önce ben Şişli'de otururken sevgililer gününde çok kar yağmıştı ve Nişantaşı boydan boya kırmızı kalpler ve ışıklarla süslenmişti. Karlara bata çıka o sokaklarda yürümeye doyamamıştım. Kimi anti sevgililer günü taraftarları "bizim her günümüz sevgililer günü zaten" deyip saçma bulur. Oysa bizim her günümüz sevgililer günü olmaz. Her zaman şık bir restoranda pahalı bir yemek yiyip, arkasından da bir oyuna yada konsere gidip, bir gecede 4 martini birden içmeyiz. Normalde daha mütevazı bir hafta sonu planımız olur. Tahmin ediyorum ki bu sene geçireceğimiz sevgililer günü daha öncekilere hiç benzemicek. Bizden geçmiş artık gençler kutlasın deyip gülüyorum kendi kendime. Haksız da değilim yani, evlilik hazırlığı yaparken bir gecede yarım maaş harcamak gereksiz. O yüzden bu seneki sevgililer günümüzü film festivalinden bir film, kuzenim Aslı'nın nişan töreninden 2 kişilik rezervasyon ve nişandan erken kaçmayı başarabilirsek de 2 martini ile taçlandırmayı düşündük. Bunların hiç biri olmasada sahilde bir taşa oturup İstanbul'un gece manzarasını seyredip müzik dinlemekde güzel bir kutlama olurdu, maksat birlikte olup o günü evde yanlız geçirmemek.

Kuzenim Aslı nişanlanmak için sevgililer gününü seçti. Böylece diğer kuzenlerin de ona vereceği en güzel nişan hediyesi planlarımızı iptal edip törene katılmak oldu.
"HAPPY VALENTİNE'S DAY"

8 Şubat 2010 Pazartesi

YAŞAMAK İÇİN MİMLE - BÖLÜM 3

Çok sevgili bloger arekadaşım Küfkedisi büyük bir incelikle yazısında aldığı mimi bana devretti. Bende yemedim içmedim, mimi devretmek için yazımı döşüyorum. Mimin konusu "Kendiniz Hakkında 7 şey"

1- Oldukça şanslı birisiyim, çevrem yakışıklı ve komik erkeklerle, güzel ve eğlenceli kadınlarla dolu. Dostlarım, yakın arkadaşlarım, sevgilim, kuzenlerim derken bazen kendimi bir sitkom'un içinde yaşıyormuş gibi hissediyorum.

2- Parfüm şişesi kolleksiyonum var. İçinde de farklı farklı kişilerden değişik değişik şişeler. Koku sanırım bendeki 5 duyudan en gelişmiş olanı. Bu yüzdendir ki, grip olduğum zaman beni hayata bağlayan can damarlarımdan biri kopmuş gibi hissediyorum. Sürekli aynı parfümü kullanamam, hayat tek koku ile geçmemeli bence, raflarda yüzlerce şahane koku var. Çok beğendiğim bir kokuyu bile üst üste sadece 2 kez almışımdır.

3- Ajda Pekkan' a bayılıyorum. Bizim ailede çevreye duyarlı gardolap ve kitaplık sistemi var. Zaman zaman giysi dolabından giymediğimiz şeyleri ayırıp kuzenler arasında beğenen varsa alması için dolaştırırız. Alınmayanları da ihtiyacı olan birisine veririz. Aynı şekilde kitaplarda bütün ailede elden ele dolaşır. Şimdi Ajdam dolabını ayırırsa bir gün, ben onun bütün eskilerine talibim mesela. Buradan kendisine duyurulur.

4- Yetenek konusunda iddalı değilim ama bazı konularda azar azar serpiştirildiği kanısındayım. Yemek yapmayı çok seviyorum. Örgü örebilirim ama en son ördüğüm atkım çalınınca örgü sanatına küstüm. Buz pateni kaymayı çok seviyorum, ara sıra düşüyorum ama olsun. Eskiden yoga yapıyordum. İlerledikçe hareketler zorlaşınca, bende zora gelemedim bıraktım. Takı da yaparım, ahşap da boyarım. Hiç bir zaman pistlerde fırtına gibi esemedim ama go kart'da çok sevdiğim bir olaydır. Arkadaşlarımla yarış yaptığımız zaman aralarında halkını selamlayan belediye başkanı gibi kalıyorum, hiç kimseye tur bindiremiyorum. İnşallah ileriki yarışlarda.

5- İlk görüşte aşka inanmıyorum. İlk görüşte aşık oldum diyenler bence hoşlanma aşamasındalar. Çünkü bir zamanlar bende öyleydim. İlk görüşte aşık oldum zannetmiştim, ama değilmişim. Karşındakini tanıdıkça, birlikte zaman geçirip ona bağlandıkça ve beraber bir çok şeyi paylaştıkça aşık olduğumu anladım. "uzun süren flörtlerde aşk bitiyor" cümlesine de çok sinir oluyorum. Biten aşk değil, heyecan bence. Tabiki ilk günlerdeki gibi kalbin deli gibi atmıyor ama sevgi unsuru heyecandan ağır basıyor.

6- Yazmadığım zamanlar bir yanım eksikmiş gibi hissediyorum. Çekmecelerim torunlarıma bırakacağım onlarca günlükle dolu. Sevgilime yazdığım mektuplar belki de beşyüzü bulmuştur. Klavyede yazmayı değil de, beyaz kağıda renkli pilot kalemle yazmayı daha çok seviyorum. Kağıda yazı yazmak ruhsal bir detoks gibi geliyor bana.

7- Yemek yemek dünyadaki en güzel 3 şeyden biri. Bunu bir dergide okudum. Hayattaki en güzel 3 şey yemek yemek, sevişmek ve tuvalete gitmekmiş. Yemek benim için yaşamsal bir gereksinimden daha ötede. Değişik şeyler tatmayı çok seviyorum. Lezzetli bir yemeği yavaş yavaş çiğnerken bütün dertlerimi unutuyorum. Bir şefin özenerek yapmış olduğu yemeye sanat eseri gibi bakıyorum. Zaman zaman kendime farklı restoranlar seçip her ay maaş günün ertesinde soluğu orda alıyorum. O kadar çabuk sarhoş oluyorum ki, güzel yemeklerin yanında sadece 1 kadeh şarap içebiliyorum. Bunların yanında Ortaköy'de taşa oturup kumpir yemeyi, Beşiktaş'ta balık ekmek, Yeşilköy'de de kokoreç ekmek yemeyi çok seviyorum. Kuzenler buluşmasında yada kızlar gecesinde şarap peynir formatı yapmaya bayılıyorum. En sevdiğim yemek enginar ve somon.

Bende devraldığım olimpiyat meşalesini bakalım kimlere gönderiyorum. Lucy Van Pelt, Çitlembik, Leah ve Mavi Şapkalı. Mimlisiniz siz canım.

6 Şubat 2010 Cumartesi

Ben hasta oldum :(

Kimliği belirsiz bir grip virüsü tüm benliğimi ele geçirmiş durumda. En yakın dostum kağıt havlu, yegane sırdaşım da otrivine burun spreyi oldu. Fenalardayım, nerden kaptım bu mikrobu bilmiyorum. Son 1 haftadır gezmiş olduğum yerleri ve bulunduğum ortamları düşünüyorum da hepsi çok steril ortamlardı.

Cumartesi demek, gezmek demek. Hiçte hasta olunacak bir gün değil. Sonuçta karamsar olmaya gerek yok, amansız bir hstalığın pençesinde değilim. İlaçları yuttum, portakalları yedim mi hiç bişeyim kalmaz dedim, kalırmış ama. Yediğim portakalları kaynatsak 300 spartalıya yetecek kadar reçel çıkardı. Hiç sevmiyorum hasta olmayı. Özellikle de cumartesi günleri en son yapılacak şey hasta olmak. Don Juan'ın kayıp günlüğü diye bir kitaba başlamıştım. İlk zamanlar o kadar sıkıcı geldi ki, biran evvel bitsin diye hızlı hızlı okuyup kurtulmak istedim. Derken ortalarında kendimi müthiş bir maceranın içinde buldum. Don Juan denen çapkınlığın kitabını yazmış kişinin maceralarını anlatıyor kitap. Mutlaka tavsiye ediyorum, okuyunda çapkın neymiş görün. Şimdi de okumakta bir hayli geç kaldığım Ayşe Kulin'in Adı Aylin kitabına başladım. Bizim ailede kitabın elden ele dolaşma geleneği vardır. Biri aldı mı o kitabı, başkası almaz, eline geçmesini bekler. Adı Aylin alındığı zaman o kadar revaçtaydı ki; halamlar, yengemler, büyük kuzenlerim bekleme listesinin üst sıralarındayken bana bir türlü ulaşmamıştı o kitap. Ne zaman Adı Aylin'i istesem "sıra bende al sen İpek Ongun oku yaşına daha uygun" derlerdi. Yaşına uygun giyinmeyi, yaşına uygun makyaj yapmayı anlıyorum da o zamanlar yaşına uygun kitabı okumayı hiç anlamazdım. İşte şimdi anlıyorum.

Grip oldum diye cumartesi etkinliklerinden geri kalmak istemiyorum. Romantik Komedi filmini izlemeli, haftanın gelişmelerini öğrenmeli ve akşam üstü de kahve içme bahanesiyle kuzenim Burak'a gidip grip bulaştırmalıyım.

1 Şubat 2010 Pazartesi

MİNİ ETEK SORUNSALI..

Sokakta mini etek giymiş birini görünce çok mutlu oluyorum. Çünkü pek fazla kalmadı artık, giderek nesli tükeniyor mini etek giyenlerin. Anneannemin eski fotoğraflarına bakıyorum. Hep mini etek, hep apartman topuk. Güzel kadınmış anneannem de, kışın bile mini etekli resmi var. Şimdi biz tutturmuşuz kot pantolon da kot pantolon. Bazı kotlar da öyle rahatsız ki. Mesela skinny jean denen bir olay var. Altına topuklu ayakkabı ile şahane bir görsel şölene dönüşüyor ama çok rahatsız. Eğilsen belin açılıcak, azıcık yesem düğmesi zorlicak. Mum gibi durman lazım o kotun içinde. Ama mini etek başka. Oturmasını kalkmasını bilirsen senden asili yok.

Mini etek sahip çıkmamız gereken son kalemiz. Artık sokakta mini etek giyen kaç kişi kaldı ki. Ortada kırolar, barzolar, kıromançiniler varken kaç kişi giyip çıkabilir. Ben İstanbul'da giyemiyorum mesela. Ancak yazlıkta yada tatilde, yada sevgilim evden arabayla gelip alırsa. İşte bu yüzden mini etek giymiş bir kız görünce bravo diyorum. Bütün kıskanç bakışları ve kıro baskısını göze almış giymiş, Aferin. Bazı kızlar var ama mini etekle intihar ediyo. Mesela taksim meydanında gece saat 11'de tek başına minisiyle gezen kızlar var. Ayy yok o kadar da yapmasınlar ama, o kadar özgüven de iyi değil. Sokakta bir kıro mini eteğin kokusunu 1 kilometre öteden alıyor bence. Radarları mı vardır nedir :)

Şişman bir kız da mini etek giyebilmeli bana kalırsa. Kot pantolondaki bu ısrarcılık niye? Birini gördüm kitapçıda, dünyanın en güzel cildine sahip ama biraz kilolu. Kısa bir elbise giymiş, altına da korseli olduğunu tahmin ettiğim siyah kalın bir çorap. Ne güzel olmuş kız, içim açıldı resmen. Demek ki giymesini bilince kilo ile alakası yokmuş dedim kendi kendime. Mini etekler sadece anneannemin fotoğraflarında kalmamalı. Bir şeyin nesli tükenecekse kıroların nesli tükensin, nasıl olsa besin zincirinde de bir görevleri yok. "Save The Mini"