28 Aralık 2012 Cuma
Biz taşındık..
Daha kapsamlı bir çalışma için kendimize yeni bir çatı bulduk. Uzun bir süredir bizi burada yalnız bırakmayan okurlarımızı yeni sayfamıza bekliyoruz.
www.tugceselseyler.com
29 Ekim 2012 Pazartesi
Taşınıyoruz!..
Yeniliğin ve yeniliklerin insanı Tuğçe, bu sezona da bir kaç ufak değişiklikle başlamaya karar verdi. Sanırım artık kuaförde saç başla olan değişimler beni kesmiyor, yenilenmeyi öyle çok seviyorum ki yaşantımda olan herşey bu durumdan nasibini almaya başladı.
Yaz bitiminde önce salona el attım. Geçen yıl mor ve beyaz olarak kullandığım salonu bu sene siyah ve beyaz olarak değiştirdim. Beyaz koltuklarınız varsa sadece yastık, tablo ve duvar kağıdı değişimleri ile çok ucuza salonun tarzını yenilemek mümkün oluyor. Duvar kağıdı deyip geçmemek lazım tabi, yapması çok zor ve bir o kadar da eğlenceli. Duvar kağıdı yapmak ekip işi zaten, hatta bence çiftlerin geçmeleri gereken bir sınav. O kağıtlar azıcık yamuk olunca kavga başlıyor hemen :) Yada milim milim tam denk geldiğinde kutlama kucaklaşmaları! Bizde o sınavı gece 3 buçuk sularında başarıyla bitirdik. Öyle ki kolumuza bir altın bilezik daha takıp, hafta sonları duvar kağıdı ustası olarak evlere gidebilirdik artık. Derken geride bıraktığımız dağınıklık ve pislik gözüme çarptı. Duvarı kaplamak 4 saat sürdü, salonu temizlemek ise paha biçilemez.
Yenilik dedim ya, blogumu da yenilemek istedim bu sene. Daha sade olmalı artık blog, ve daha açık. Teknoloji denilince bendeki beyin damarları tıkandığı için hemen kuzenimden yardım istedim. Kırmadı sağolsun, gecesini gündüzüne kattı. Her adımı atmadan önce de bana soruyor: "Domain aldık ama aktive etmek için hosting de satın alıp, domainimizi hostinge tanımlamamız gerekiyor" diyor. Hiç bir şey anlamıyorum. Öyle anlamıyorum ki, kafasından uydursa zerre kadar şüphelenmem. Çaktırmadan "Tabi canım hostingsiz olur mu, en iyisinden en kaliteli hostinginden alalım ucuza kaçmayalım" diyorum, gülüyor.
İşte bu yüzden yazılarıma artık yeni blogta devam etmek istedim ama yazmadan da duramadım. Yazı yazmadığım zaman beynim öyle doluyor ki, yazacağım şeyler sürekli iç sesimde dublajlanarak beynimi meşgul ediyor. Beynimde duracağına burada dursun diyerek, sanırım buradaki son yazımı da yazmış oldum.
İşimi öyle çok seviyorum ki, 29 Ekim'de yani resmi tatil olan bir günde bile sabah erkenden belki bir şeyler yaparım diye işe geldim. Üstelik servis bile yoktu ve ayakkabılarım devletimizin sağladığı toplu taşıma araçları için fazla topukluydu. Binbir zorlukla hedefe vardığımda; bütün ekibin tek bir fire vermeden kendi kendine işe geldiğini fark ettik. Sanırım takım ruhu dedikleri bu olmalı :)) Ve bu yarım günlük ofis kaçamağım sayesinde biriken blog postlarını okumak ve yazı yazmak için kendime bir fırsat yaratmış oldum.
Yeni sayfam tamamlandığı zaman buradan da duyuracağım, şimdilik yapım aşamasında :))
Aa unutmadan, yazı yazmadığım zaman twitter'dan "ne zamandır yazmıyosun" diye sitem edenler; "çok tatlısınız"
Bu sitemlerden çok mutlu oluyorum...
13 Temmuz 2012 Cuma
Bodrum'da Tekne Turu Günü...
Bodrum'dan döneli 3 hafta oldu ama Bodrum yazılarım hala bitmedi. Her gün başka başka yerler keşfettiğimiz için bir sürü yazacak şeyim oldu ve bende aralarından eleme yaptım, çünkü Bodrum yazdıkça gerçek hayata dönmem giderek zorlaşıyordu.
Herkesin tatil anlayışı farklıdır. Benim için en kötü tatil; bir tatil köyünde tıkılarak bir hafta boyunca aynı yerde pineklemek. Sabah erkenden uyanıp sezlong kaparsın, açık büfede somon füme bitmeden koştur koştur sıraya girersin, aynı disko, aynı plaj, aynı havuz. Hele ki herşey dahil bir tatile gitmişsen eve kutup ayısı olarak dönersin. Ama benim için tatil keşfetmek demek! Bol bol yüzmek, akşamları farklı yerlerde güzel yemekler yemek, kumsalda yürüyüş yapmak, denize karşı rakı içmek, fotoğraf çekmek, kumsalda uyuya kalmak, geceleri kendini martiniye teslim etmek, sınırsız midye dolma yemek ve tabiki tekne turuna çıkmak!
Tekne turu olmadan tatil olmaz bana göre. Bodrum'da da ten rengimiz omo beyazından dönünce, kendimizi Akyarlar Marina'ya attık ve Bal Mahmut'un teknesi ile ertesi gün tura çıkmak için ismimizi yazdırdık. Tekne turunda hem en güzel koylarda yüzer, hem de şahane bir şekilde bronzlaşırsınız.
Büyük Akvaryum, dilek mağarası, camel beach, aşıklar koyu yada Zeki Müren koyu. Neden buraya Zeki Müren koyu dendiğini de pek anlamış değilim ama işin mantığına girmeden sadece yüzdüm. Tekne turunda yüzeceğiniz her koyda deniz çivi gibi soğuk, bende söylemesi. Ama soğuk diye girmemezlik yaparsanız da daha sonra pişmanlıktan Kaşağı romanındaki gibi kuş palazı olursunuz benden söylemesi.
Camel Beach'te podyum gibi uzun bir iskele var ve tekneler buraya yanaşıyor. Kumsalı çok kalabalık, alışveriş yapılacak tek bir dükkan var, oradan da aradığım şapkayı bulup aldım. Bal Mahmut'un teknesinde hizmette sınır tanımıyorlar. Öğlen yemeğinde tavuk şnitzel, salata ve spagetti vardı. O spagetti de sos yok, hiç bir şey yok ama nasıl lezzetli size anlatamam. Spagettiden nefret eden Orky ilk kez teknede spagetti ile tanıştı. Yemekleri herkese dağıttıktan sonra doymayan ayılar için tabaklara ilave yapacak kadar da cömertler. O ayılardan birisi de bendim ve biraz daha spagetti alarak sonsuz maviliğin üstünde bu lezzete kendimi teslim ettim.
Yemekten sonra başka bir koya geçildi ve orada da çay saati başladı. Bir lokma döktüler teknede, sıcak sıcak herkese servis yaptılar. Yanında da mis gibi demlenmiş çay. Lokmayı ısırıyorum kıtır kıtır olmuş, hamur değil. Orky ile ben cennete düşmüş gibi mutluyuz. Bol bol yiyip kendimizden geçiyoruz, sonra da buz gibi suya atlayıp kendimize geliyoruz. Ben kapalı yerlere girmekten pek hoşlanmam, hatta tavanı düşük otoparklarda bile o tavan üstüme yıkılacak hissine kapılırım ve hızlıca girer çıkarım. Bu yüzden de senelerdir Bodrum'daki tekne turunda Dilek Mağarası'nn yakınından bile geçmeden teknenin yakınlarında yüzerdim. Bu sene Orky'nin gaza getirmesiyle mağaraya kadar yüzüp ve mağaranın içine girdim! Şaka gibi ama kendi kendime ben bile inanamadım. İçi buz gibi serin mağaraya girip bitmek bilmeyen dileklerimi sıraladım.Aslında senelerdir bu salakça korku ile de neler kaçırmışım, kendime bir güven geldi ki sormayın.
O güvenle nasıl havaya girdiysem Yasemin Dalkılıç gibi mağaradan yüzerek çıktım. Çıkarken dizim ciddi ciddi kayalığa girdi, pek çaktırmadım ama bacağı orda bırakıp tekneye dönecektim, o derece canım yandı.
Şahane tekne turu için kişi başı 40 TL fiyat ödüyorsunuz. Bu fiyata öğle yemeği ve çay saati de dahil. Tekne turunda sahip olacağınız bronz ten ise ücretsiz!..
6 Temmuz 2012 Cuma
Bodrum'daki şahane keşfimiz: "Aspat"
Sabah kahvaltımızı yapıp, sonra da el birliği ile toparlanmışız. Orky'nin en sevdiğim huylarından biri ortada yapılacak bir iş varsa işin yarısını hemen üstlenmesidir. O masayı topluyor, ben kirlileri makineye diziyorum. O bir gün önce kuruması için ipe asılan havlu ve mayoları topluyor, ben deniz çantasını hazırlıyorum. O arabayı sürüyor, ben yanında şarkı söylüyorum..
Akyarlar'dan çıkıp, Karaincir'i de geçip gidiyoruz, nereye gideceğimizi bilmeden. Yol bizi Aspat'ta Solida Beach diye bir yere çıkarıyor. "Gel bir girip bakalım nasıl bir yermiş" diyorum heyecanla, o da hiç itiraz etmeden keşfe başlıyor.
O kadar harika bir yere gelmişiz ki, arabayla içeri girdiğimiz anda o gün orada kalacağımızı ikimiz de çok iyi biliyoruz. Görevliler bize tesisi gezdiriyor, sonra da girişteki bankoda ücreti ödeyip kolumuza bir bileklik takıyorlar. Burada para geçerli değil, tabi öpücük de :) Girişte bilekliğimize kişi başı 35 TL yüklüyorlar ve içeride bu yüklenen miktardan harcama yapıyorsunuz. Kapıda "Her kişi için 35 TL yükleme yapılması mecburi" yazıyor, tesis şahane. Tabi ki pazarlık üstadı kocam iki kişi için 50 TL yüklemede anlaşıp, şahane günü hemen başlatıyor.
Burası uçsuz bucaksız, geniş mi geniş, kocaman, yeşili yem yeşil, mavisi mas mavi olan lebi derya bir yer. Kalabalık bile olsa, o kadar büyük bir yer ki, çok rahat ediyorsunuz. Gelen herkesin ayrı bir bungalov yada çadırı oluyor. Biz denize yakın yerlerden içinde 2 şezlong, bir minder ve birde bank olan bir bungalov seçtik. Etrafınızda yer yer heykeller, antik çağdan kalma hissini veren sanat eserleri, tek kişilik hamak salıncaklar ve palmiye ağaçları var. Tek kelimeyle cennet gibi bir yer.
Üstelik bol bol rüzgar aldığı içinde güneşlenmek çok güzel. Denizi insana küçük bir şok yaşatacak kadar soğuk. Ama size alışmak için 3 dakika veriyorum. İlk üç dakika hayli zorlu geçse de, daha sonra insan bu koyu mavi berrak sudan çıkmak istemiyor.
Öğleyin ikimizde pizza margarita yedik ve ortaya patates kızartması istedik. Pizzası çok lezzetliydi ve ben patetes kızartmasız bir tatil düşünemediğimden her gün ortaya bir patates söylemeyi alışkanlık haline getirdim. Yemekleri barın yanında yedik, isteyen içerideki restoranda da yiyebiliyor, orada da şahane ızgaralar yapılıyor. Kalabalık bir aileyseniz de burası sizin için çok rahat edebileceğiniz bir yer. Geniş bir alan olduğu için rahat rahat oyun oynayabilir, kitabınızı okuyabilir, gürültü yapabilir ve kahkaha atabilirsiniz :))
Aspat'taki Solida Beach tatil boyunca iki kere gittiğimiz tek yerdi. "Her gün yeni bir plaj" kuralımızı ilk kez burası için bozduk ve sanırım başka Bodrum ziyaretlerimde de ilk tercihim burası olacak..
Akyarlar'dan çıkıp, Karaincir'i de geçip gidiyoruz, nereye gideceğimizi bilmeden. Yol bizi Aspat'ta Solida Beach diye bir yere çıkarıyor. "Gel bir girip bakalım nasıl bir yermiş" diyorum heyecanla, o da hiç itiraz etmeden keşfe başlıyor.
O kadar harika bir yere gelmişiz ki, arabayla içeri girdiğimiz anda o gün orada kalacağımızı ikimiz de çok iyi biliyoruz. Görevliler bize tesisi gezdiriyor, sonra da girişteki bankoda ücreti ödeyip kolumuza bir bileklik takıyorlar. Burada para geçerli değil, tabi öpücük de :) Girişte bilekliğimize kişi başı 35 TL yüklüyorlar ve içeride bu yüklenen miktardan harcama yapıyorsunuz. Kapıda "Her kişi için 35 TL yükleme yapılması mecburi" yazıyor, tesis şahane. Tabi ki pazarlık üstadı kocam iki kişi için 50 TL yüklemede anlaşıp, şahane günü hemen başlatıyor.
Burası uçsuz bucaksız, geniş mi geniş, kocaman, yeşili yem yeşil, mavisi mas mavi olan lebi derya bir yer. Kalabalık bile olsa, o kadar büyük bir yer ki, çok rahat ediyorsunuz. Gelen herkesin ayrı bir bungalov yada çadırı oluyor. Biz denize yakın yerlerden içinde 2 şezlong, bir minder ve birde bank olan bir bungalov seçtik. Etrafınızda yer yer heykeller, antik çağdan kalma hissini veren sanat eserleri, tek kişilik hamak salıncaklar ve palmiye ağaçları var. Tek kelimeyle cennet gibi bir yer.
Üstelik bol bol rüzgar aldığı içinde güneşlenmek çok güzel. Denizi insana küçük bir şok yaşatacak kadar soğuk. Ama size alışmak için 3 dakika veriyorum. İlk üç dakika hayli zorlu geçse de, daha sonra insan bu koyu mavi berrak sudan çıkmak istemiyor.
Öğleyin ikimizde pizza margarita yedik ve ortaya patates kızartması istedik. Pizzası çok lezzetliydi ve ben patetes kızartmasız bir tatil düşünemediğimden her gün ortaya bir patates söylemeyi alışkanlık haline getirdim. Yemekleri barın yanında yedik, isteyen içerideki restoranda da yiyebiliyor, orada da şahane ızgaralar yapılıyor. Kalabalık bir aileyseniz de burası sizin için çok rahat edebileceğiniz bir yer. Geniş bir alan olduğu için rahat rahat oyun oynayabilir, kitabınızı okuyabilir, gürültü yapabilir ve kahkaha atabilirsiniz :))
Aspat'taki Solida Beach tatil boyunca iki kere gittiğimiz tek yerdi. "Her gün yeni bir plaj" kuralımızı ilk kez burası için bozduk ve sanırım başka Bodrum ziyaretlerimde de ilk tercihim burası olacak..
4 Temmuz 2012 Çarşamba
Tatilimin en ucuz günüydü!..
Tatilim bitti ama etkisinden hala çıkamadım. Postları yazarken de resmen yeniden yaşıyorum. Şuan bunları yazarken buzlu kahvemi içip Aşkı Memnu'yu izliyorum ama sanırım ruhum hala tatilde gezmiş olduğum koylarda kaldı.
Bugün Atakan Beach'i yazıyorum. Burası da yoldan geçerken "Aaa nasıl bir yermiş gel bir bakalım" deyip de akşama kadar kaldığımız bir plaj. Yeri Karaincir'de. Hani şu çiğböreğin meşhur olduğu yer.
Atakan ve Bal Mahmut yanyana iki tesis, ikisinde de çok iyi hizmet göreceğinizi garanti ederim. Atakan'a girerken solda küçük bir dükkan var. Deniz elbiseleri, çantalar, bileklikler filan satılıyor. Bu dükkana bayıldım. İlk resimde gördüğünüz sarı elbiseyi ve Bodrum çantasını bu minik dükkandan satın aldım. Ama resmin çekildiği yer Aspat, onu yarın yazacağım.
Denizini nasıl anlatsam size bilemedim. Havuz görünümlü ama aslında deniz. Açık mavi renginde cam gibi suları var. Atladığınız zaman insanın bütün derdi uçup gidiyor. Plajı tenha değil, oldukça kalabalık. Öğlen yemeğinde buranın meşhur çiğböreğinden ısmarladık. Kocaman bir çiğbörek geldi, ye ye bitmez gibi görünse de kısa zamanda midemi boyladı.
Atakan'da bol bol yüzdük, kitap okuduk ve güldük. Sevgilim bana daha önce yüzlerce kere dinlediğim hikayelerinden anlattı, bende ona çevremizdeki turistlerin hayatı hakkındaki tahminlerimi söyledim. Tam önümüzde iki kadın birde adam vardı mesela. Bak dedim, kesin bunlar çift, büyük olan kadın da kızın evde kalmış ablası. Çünkü o kadında öyle bir çene vardı ki, Türk kadınlarının dırdırı yanında halt etmiş. Büyük ihtimalle de çenesi sayesinde evde kalmıştı zaten. 5 saatlik listening pratiği yaptık sayesinde.
Atakan'da başka bir şaşırdığımız şey ise fiyatların çok ucuz olmasıydı. Ayıptır söylemesi çıkarken 28 TL hesap ödedik. Tatilci dostu bu mekanda bodrum anılarımın arasındaki yerini aldı ve şimdi yeni konuklarını bekliyor..
3 Temmuz 2012 Salı
GÜMÜŞLÜK MACERAMIZ..
Tatildeyiz. Gece balkonumuzda denize karşı keyif yapıyoruz. Ben ıcetea içip oje sürerken, Orky de karşımda birasını yudumlayıp internette Bodrum araştırması yapıyor ve ortaya Gümüşlük fikrini atıyor.
- Gümüşlük'e bakıyorum. Tavşan adası diye bir yer de varmış bak, denizin içinden yürüyerek gidililiyor. Eşşiz manzara, eşşsiz kumsal filan yazıyor. Yarın gidelim mi?
"Tamam" diyorum, zaten Bodrum'da cehennem diye bir yer varmış deseler, ona bile merak edip gidicem. Her zaman olduğu gibi oturduğum yerde uyuklayıp sonra da sürüne sürüne yatmaya gidiyorum. Sabah erkenden uyanıyoruz. Meşhur balkon kahvaltımızın hakkını verip çantayı hazırlıyorum. Havlular ve kuruyan mayolar ipten toplanıyor, buzdolabından büyük bir şişe su çıkarıp çantaya atıyorum. Şapkaları, güneş yağlarını kontrol edip, kitaplarımızı alıyorum ve Ajda'nın "Ben Yanmışım" şarkısını 7 defa üst üste dinleyip Gümüşlük'e varıyoruz.
Plaja geldiğimde biraz hayal kırıklığı yaşıyorum açıkçası tam beklediğim gibi değil. Ama çaktırmıyorum. Sonra surat ifadesinden fark ediyorum ki, Orky de çok beğenmemiş. Birbirime numara yapıp beğenmiş taklidi yapıyoruz. Plaj tıkış tıkış. Denize girelim diyorum. Demez olaydım. Denizin içi sazlık. Bende bu olaydan nefret ederim. Ayağınız o sazlara değerse sümükümsü bir yapı da ayağınıza bulaşmış oluyor. Aslında kötü bir şey değil, ot nihayetinde ama sevmiyorum işte. Zaten denizde taşlı mı taşlı.
Denizden umduğumuzu bulamayınca "Tavşan adasına yürüyelim, hemde fotoğraf çekeriz" diyor sevgilim. "Tamam" deyip üstüme elbisemi geçiriveriyorum. Ama o tavşan adasına varabilmek ne mümkün. Denizin içinden yürünüyor ve çok taşlı. Bende tesadüf o gün deniz ayakkabısı değil parmak arası terlik giymişim. Bir adım atıyorum terlik fırlıyor, onu yakalayım derken, çantayı zaptediyorum, düşmemeye çalışıyorum tüm bunların arasında da fotoğraf meraklısı kocama poz vermeye çalışıyorum. "Telefonumu sakın suya düşürme" diye bağrınıyorum arkama bakıp. Ama halim perişan. Ayaklarım taşlar yüzünden yamulmuş. Tavşan adasında da tavşan filan yok, kalmamış. Taş toprak var, başka birşey değil. Ortak kararla yarı yoldan dönüp şezlongtaki yerimizi alıyoruz.
Ama şezlongun minderi de kumaş değil, naylon. Güneşte yandıkça yanmış üzerine uzanmaya imkan yok. Havlumu ıslatıp üzerine seriyorum, ancak öyle yatabildim. Bu arada Orky'de manasız bir yaşam sevinci ile "Beni şurada çek sevgilim, bir de burada çek sevgilim" diye bana taktik verirken kaslarını yağlıyor. "Ya ne fotoğrafı Orky çok rahatsız burası, yat güneşlen biraz sonra da yallah yolcu" diyorum. Bir süre sonra ıslattığım havlu da kuruyunca o şezlongda hiç yatılmıyor. Kocamı ikna edip dönüşe geçmeye karar veriyoruz. İlk 2 resim tavşan adasında çekildi. Mutlı göründüğüme bakmayın, ayakta durabilmek epey zordu.
Derken twitlerimi kontrol ederken Çiçek'ten gelen öneriyi okuyorum. "Burada Mimoza Restoran varmış bir bakalım mı, çok met etti Çiçek" Ortam insanı Orky hemen bu fikre tamam diyor. Pılımızı pırtımızı toplayıp sora sora Mimoza Restoranı buluyoruz.
Aman Allahım, meğer Gümüşlük'ün güzel olan kısmı koyun son tarafıymış. Cam gibi durgun bir deniz. Beyaz masa ve sandalyeler, tepeden sarkan kuru çiçekler ve kabaklar. Masalarda manolyalar ve denizci temalı porselen tabaklar. Manzaraya bitiyorum ve Gümüşlük hakkındaki tüm fikirlerim değişiyor. Orkun'un bile gözleri parlıyor hemen, canım sevgilim. Birlikte masayı donatıp iki tek rakı içiyoruz Sanırım hayatımdaki en keyifli anlardan biriydi. Denizin tam kıyısında, güneşin yansımaları arasındaki demir atmış yatları izleyerek akşam yemeğimizi yedik. Ben hemen hayallere dalıyorum. "Mesela çok zengin olsak ve bir teknemiz olsa hafta sonları ona atlayıp sadece burada yemek yemek için gelir miydik? diyorum. "Abartma sevgilim ne teknesi önce kredi borcumuzu bitirelim" diyerek hayallerimden beni insafsızca uyandırıyor adi. Denize bakarak İstanbul'da zorlukla kazandığımız parayı harcamaya devam ediyoruz.
Ağzımda kalamar ve rakı tadıyla arabamıza binip yüzbilmem kaçıncı kez Ajda'dan Ben Yanmışım'ı dinleyerek eve döndük. Burası çok da ucuz bir yer değil, ama kesinlikle verdiğiniz paraya değer. Yarında Bodrum'da çok memnun kaldığımız çok ekonomik bir yeri yazıcam.. Ahhh keşke yeniden Mimoza'da olabilsem...
Giderseniz benim içinde bir tek rakı için n'olur...
2 Temmuz 2012 Pazartesi
Bodrum'a Yolculuk..
Şahane bir tatilin ardından bir sürü yazacak şeyle nihayet bugün evime döndüm. Evimi özlemiş miyim, yalana gerek yok, hiç özlememişim. Ama çalışmak için acaip motive oldum ve tatilde bir sürü yeni şey düşündüm.
Bodrum'la ilgili bütün izlenimlerimi bir kaç post şeklinde yazıcam. Çünkü öyle çok şey var ki anlatacağım; tek yazıya asla sığmaz. Bu arada tatilde yeni bir şey keşfettim. Hiç bir ortak yönümüz olmadığını düşündüğüm sevgilimle tatil zevklerimiz aynı çıktı. Cuma gecesi termoslara kahvelerimizi doldurup yola çıktık ve 9 farklı CD dinledikten sonra nihayet Bodrum'a ulaştık. Yol boyunca iki yerde mola verdik, ilki Susurluk'taki Yasa tesisleriydi.
Buraya her yolculukta mutlaka uğrarız.Yasa'nın peynirli tostu ve çiğböreği çok meşhurdur, bir de tabiki bol köpüklü ayranı. Önce uyuklarım diye ayran istemedim, sonra pişman olup ikinci kere kasadan sipariş verdim. Servisi çok hızlı, yemekleri çok lezzetliydi.
Biz Bodrum'da Akyarlar'daki halamın evinde kaldık. Kendileri 2 hafta sonra gelecekti ve düşünceli halam biz gelmeden önce evi de mis gibi temizletmişti. Balkondaki kahvaltılarımızı düşündükçe şimdi bile içim sızlıyor. Tatilde her gün başka yerlere gittik. İnternetten ve haritadan seçtiğimiz yerleri ararken bazen de yol üzerinde bulduğumuz başka bir yeri daha çok beğenip orada kaldık.
Akyarlar'daki ilk keşfimiz Okaliptus oldu. Burası çok salaş ve huzur dolu bir yer. Kumsalda güneşlenirken dalgalar sezlongunuza kadar uzanıyor. Denizi tertemiz, ama kıyılar biraz taşlı. Hamaklar ve minderler de var. Okaliptus'un yemekleri de çok lezzetli. Ben bir sebze canavarı olduğum için burada sadece soğuk zeytinyağlı sebze yemekleri yedim ve şahanelerdi. Son 4 fotoğraf Okaliptus'te çekildi.
Bodrum'un güneşi fena yakıyor. Biz yanımızdaki 20 faktör korumayı bitirip orada birde 30 faktör koruma aldık. Çünkü ense ve omuzlara yağ yerine koruyucu sürmek daha akıllıcaydı. Bu aldığım güneş koruyucu yüzünden başıma gelmeyen de kalmadı. Onu bir dahaki yazıda yazacağım...
9 Haziran 2012 Cumartesi
Hayatta Kalma Rehberim
Yine çok az uyuduğum, çok çalışıp ordan oraya koşturduğum ve topuklu ayakkabılarımla İstanbul'un bir ucundan diğer ucundaki semtlere toplu taşımaları kullanarak ulaşmayı başardığım bir dönemdeyim!..
Perşembe günü işten döndüğümde saat 11'di ve cuma günü arkadaşlarım bize gelmek istediği için elimde kalan tek kurşunu da isabetli bir yere atış yapmak zorundaydım! Enerjimin son damlasıyla makarna salatası yaptım. Evdeki en büyük kase ağzına kadar doldu ve bende light mayonez kullandığım için makarna salatasının kilo aldırmayacağını kendi kendime tekrarlayarak bünyemi kandırmaya çalıştım.
Son günlerde imkansızı başaran bir kadınla tanıştım. Şöyle ki, dişçi koltuğundan ödü kopan ben; onu tanıdıktan sonra diş randevularını iple çeker oldum. Dünyanın en tatlı, profesyonel, sempatik ve başarılı diş doktoru. Adı Goncagül Akkuş. Onu kalp şeklindeki tek taş pırlantasından ve gözlerine duman rengi farla yaptığı flu makyajı ile tanıyabilirsiniz. Bu özellikleri dışında diğer doktorlar gibi o da baştan aşağı bembeyaz. O kadar tatlılar ki ben seviyorum diye klinikte çalınması için Ajda cd'si aldırmış ve ben ne zaman gelsem o cd tüm klinikte duyulmaya başlıyor.
Bugünde Goncagül Hanım'ın kliniğinde geçen 2 saatin ardından 2. kitabın ilk televizyon çekimi için ihtişamlı gecici dişlerimde Cnn Turk'deki Pınar Esen'in Hafta Sonu Keyfi programına gittik. Geçici dişlerimin olası bir hareketle Pınar'ın üstüne fırlamaması için yayın boyunca ağzım kapalı güldüm. Çok keyifli bir yayın oldu, 16 Haziran'da yayınlanacak.
Hayatın yoğun ve yorgun dönemlerinde 26 yıllık kısa hayat tecrübelerime dayanarak çift etkili rimel (böylece uyuklayan gözler daha açık görünüyor :), tarçınlı süt, daha çok potasyum için muz ve uyukladığınızı kimseye çaktırmamak için büyük güneş gözlükleri gerekiyor. Birde tabi hayatta kalmak için yakın arkadaşlar...
Perşembe günü işten döndüğümde saat 11'di ve cuma günü arkadaşlarım bize gelmek istediği için elimde kalan tek kurşunu da isabetli bir yere atış yapmak zorundaydım! Enerjimin son damlasıyla makarna salatası yaptım. Evdeki en büyük kase ağzına kadar doldu ve bende light mayonez kullandığım için makarna salatasının kilo aldırmayacağını kendi kendime tekrarlayarak bünyemi kandırmaya çalıştım.
Son günlerde imkansızı başaran bir kadınla tanıştım. Şöyle ki, dişçi koltuğundan ödü kopan ben; onu tanıdıktan sonra diş randevularını iple çeker oldum. Dünyanın en tatlı, profesyonel, sempatik ve başarılı diş doktoru. Adı Goncagül Akkuş. Onu kalp şeklindeki tek taş pırlantasından ve gözlerine duman rengi farla yaptığı flu makyajı ile tanıyabilirsiniz. Bu özellikleri dışında diğer doktorlar gibi o da baştan aşağı bembeyaz. O kadar tatlılar ki ben seviyorum diye klinikte çalınması için Ajda cd'si aldırmış ve ben ne zaman gelsem o cd tüm klinikte duyulmaya başlıyor.
Bugünde Goncagül Hanım'ın kliniğinde geçen 2 saatin ardından 2. kitabın ilk televizyon çekimi için ihtişamlı gecici dişlerimde Cnn Turk'deki Pınar Esen'in Hafta Sonu Keyfi programına gittik. Geçici dişlerimin olası bir hareketle Pınar'ın üstüne fırlamaması için yayın boyunca ağzım kapalı güldüm. Çok keyifli bir yayın oldu, 16 Haziran'da yayınlanacak.
Hayatın yoğun ve yorgun dönemlerinde 26 yıllık kısa hayat tecrübelerime dayanarak çift etkili rimel (böylece uyuklayan gözler daha açık görünüyor :), tarçınlı süt, daha çok potasyum için muz ve uyukladığınızı kimseye çaktırmamak için büyük güneş gözlükleri gerekiyor. Birde tabi hayatta kalmak için yakın arkadaşlar...
1 Haziran 2012 Cuma
DİYET VARSA KAÇAMAK DA VAR :)
Diyette yaptığım kaçamakların en güzeli ve Nişantaşı'ndaki Gurme Burger Kıtchen (GBK) da yediğim kocaman ev yapımı hamburgerdi. O kadar güzeldi ki, resmini bile çekemeden mideye indirmiştim. Kocaman köftesi, taze ekmeği ve nefis sosuyla sanırım en mutlu olduğum hatalarımdan biriydi. İki kişi tıka basa midemizi doldurup birde üstüne limonlu parfe yemiştik. Zaten GBK'ya giderseniz limonlu parfe yemeden sakın dönmeyin, çok pişman olursunuz. Yeri de Nişantaşı'ndaki Midpoint'in hemen yanında. İki kişi için ortalama 60 TL kadar hesap ödüyorsunuz.
En üst resimdeki kendi ellerimle yapmış olduğum fesleğen soslu Barilla Tortelini. İçi peynir dolgulu mantıya benzer bu şeyler nasıl oluyor da bu kadar lezzetli oluyor anlamıyorum. Yapımı çok kolay, çok hızlı pişiyor. İşten döndüğünüz bir akşam pratik bir şey düşündüğünüzde hemen aklınızda olsun!..
2 hafta kadar önce sevgilimle halama yemeğe davetliydik. Mezelere bayılıyorum, o da bütün masayı mezelerle doldurmuş hemde kendi yaptıklarından. Balık, şarap, mezeler ve üstüne de tatlısıydı meyvesiydi derken yine bol kalorili ama çok mutlu bir akşamı daha geride bırakmanın hazzıyla eve dönmüştük.
Küçük tartoletler'de arkadaşım Divinya'nın evindeki bir Survivor gecesinden. Yanında da demli çayla nasıl güzel gidiyor anlatamam.
Tabiki bunları ibreti alem olsun diye yazdım. Ben yaptım, siz yapmayın demiyorum. Arada bir yapmak lazım. Frenço ve Mahperi ile gittiğimiz kebapçıyı hiç yazmak bile istemedim, kendimden utandım. Şimdi ise zeytinyağlı taze fasulyemi ve yoğurdumu yiyerek hayatıma kaldığım yerden devam etmeliyim :))
31 Mayıs 2012 Perşembe
DİYETTE 2. RAUND!..
Hayatımda iyiki tanımışım, iyiki de onu bulmuşum dediğim insanlardan biri Diyetisyenim Fatma Yiğitoğlu oldu. Evlendikten sonra bir elim pringles'ta, bir elim Burger Kıng'in sipariş numarasını tuşlarken geçen günlerinde tartının ibresi 61'e vurmuştu ki; bunun 5 ay öncesine kadar 57 kiloydum.
Bildiğiniz gibi uzunca bir süre diyetisyen araştırmasına giriştim, çünkü kafana göre ne yaparsan yap bir uzman olmadan kalıcı şekilde kilo verilmiyor. Derken İncirli'deki Ethica Hastanesinde Fatma Yiğitoğlu'nu buldum.
Fatma Yiğitoğlu önce ölçümleri yapıp bana ilk diyetimi vermişti. Sonra gittiğim her kontrol de kilo veriş oranıma göre ve biraz da canımın istediği şeylere göre diyetimi 4 defa değiştirdi. Bana ne verdiğini burada yazmıyorum tabiki, çünkü beni zayıflatan diyet size kilo aldırabilir. Yada sizi zayıflatan şey bir başkasını şişmanlatabilir yada metabolik dengesini alt üst edebilirmiş. En sağlıklı diyet için kişiye özel bir program kullanmak şart. Ama diyet boyunca bol bol yumurta ve meyve yedim. Yaban mersini ile tanıştım, üzüme benzeyen çok lezzetli bir meyve. Sabahları ananas ve yabanmersini ile kendime meyve salatası yapıp üzerine de 2 kaşık nesfit koydum, yarım sağlı süt döküp üstüne de tarçın serptim. Hem çok lezzetli, hemde çok doyurucu bir öğün oldu. Bir de muz şişmanlatır inanışı doğru değilmiş, her gün bir küçük muz yedim. Mutluyum :)
1 buçuk 2 aya yakın bir zamanda yeniden 57'yi gördüm. Bu arada spor salonunda Eliptical denen bir alet var. Hani ayaklar havada bisiklet çevirir gibi dönerken ellerinizle de kolları çeviriyor, havada koşuyor gibi oluyorsunuz. İşte o aleti Fatma Yiğitoğlu şiddetle önerdiği için her seferinde kendimi zorladım. Benim normal bir sporum da 20 ile 30 dk arasında eliptical yapıp sonrasında da yarım saat yürüyüşten oluştu. Ama spora gitmeye üşendiğim zamanlarda evimde de Ebru Şallı'nın Selülitsavar DVD'si ve Pilates 2 DVD'sini açıp televizyon karşısında egzersiz yaptım. Tam bu sırada Penti'den gelen yaz pakedi de beni iyice motive etti. Bikinime bakıp bakıp spora daha çok yüklendim. İlk başlayanlar Pilates 1'i de önerebilirim ama o bana artık çok kolay geliyor :)
Bu egzersizler gözünüzü hiç korkutmasın, çok keyifli. Migros'tan 22 TL'ye bir pilates topu aldım. Birde pilates lastiği var, bence o toptan daha önemli. Sanırım onun da üçlü kutusu 17 TL gibi bir rakamdı. Resimdeki ağırlıklar kocamın, sadece görsel olsun diye koydum, çalışmışlığım yok :))
Cumartesi günleri Batı Ataşehir'deli DermaSlim'e gidiyoruz Frenço ve Mahperi ile beraber. Orada G5 tedavisi yaptırıyoruz. Amaç portakal kabuğu görünümünü yok etmek, selülitli dokuyu düzgünleştirmek. DermaSlim öyle harika bir yer ki, sadece stres atmak için bile gidebilirim. Bütün personeli çok ilgili, çok kibar. Nevriye Hanım var, şahane kahveler yapıyor. G5 denen şeyde öyle acı veren bir işlem değil, masaj gibi. Fotograftaki üçlü kareyi işlem sırasında çektim. 11 Seans G5 tedavisinin fiyatı 500 TL.
Evet gelelim esas meseleye. Tabiki bu diyette benim de kaçamaklarım oldu, olmadı diyememem. İnsanın Frenço ve Çiçek gibi 2 arkadaşı varsa diyet yapmak mümkün değil. Hele ki Erkek Dedikodusu 2'nin kapağını ve klibini çekeceğimiz zaman markete gidemedim ve diyet yemeklerimi hazırlayacak zaman bulamadığım için hep hazır yedim. Bir sonraki postumda da kaçamaklarımı yayınlayacağım. Bu kaçamaklar yüzünden 1 kg aldım ve 58 oluverdim. Neyse ki erken uyarı sistemim hemen devreye girdi de yeniden harekete geçtim.
Şimdi diyetimin 2. raund'u başlıyor. Şimdi de 58'den 55'e düşmeyi hedefliyorum. Bu arada kitabın bizimle ilgili olan işleri bittiği için akşamları işten dönünce spor için daha fazla zaman ayırabilicem.. Yayında ve yapımda emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler :))
30 Mayıs 2012 Çarşamba
İçten gelen bir yazı..
Hani bir şeyi çok istersen olur derler ya. Benimde çok istediğim ve çok uzun zaman istediğim bir şey gerçek oldu. Şuan sahip olduğum küçük ve basit hayatım çok uzun zamandır beklediğim ve hayalini kurduğum bir şeydi.
Onu gördüğüm ilk andan itibaren hayatımın bir daha eskisi gibi olmayacağını biliyordum. Ya sürekli onu düşünerek aptal bir aşık olarak hayatıma devam edecektim, yada yanımda olması için savaş verecektim. Belki de bir süre sonra bu duygular geçecekti, onu da bilemezdim, ama geçmedi. Bende gururu ve onun yandaşlarını bir süreliğine rafa kaldırıp savaşa katıldım ve göğsümdeki kalp şeklinde madalyonumla savaştan zaferle evime döndüm.
Ben ve O. O ve ben. Birbirimize çok aşık, ama birbirimizden de tamamen farklıyız. 30 katlı bir binadaki 78 metrekarelik küçücük evimizde her gün yeni ritüellerle yeni bir parti yapıyoruz. Çarşamba günleri tortelini yerken dizi izliyor, cuma günleri martini içiyoruz. Cumartesi günleri sevgilim şehir fırsatlarından satın aldığı farklı mekanlardaki yemekler için bense blogger partileri için birbirimizi ikna etmeye çalışıyoruz. Fazla alışveriş yapmama kızıyor ama en güzeli aldığım şeyi eve sokarken çantama gizlemek zorunda kalmıyorum. O sebze yemeklerinden nefret ediyor, bense sebzeye bayılıyorum. Pazar günleri evimizde dvd izliyor yada arkadaşlarımızı çağırıp yemek yapıyoruz. Çok büyük, çok lüks yada çok abartılı bir hayalim yok. Sahip olduğum huzur bütün ihtiyacımı karşılıyor. En güzeli şey de her şeyi birlikte yapmak. Çok saçma ama beraber çamaşır asmak bile bana keyifli geliyor. Birlikte evi temizleyip, sonrada mısır patlatıp korku filmi izliyoruz. Bazen kuzenlerim yada eski ev arkadaşım bize kahvaltıya geldiği zaman ev müzikale dönüşüyor. Katı kurallarımız yok, kendi kurallarımızı kendimiz belirliyoruz. En son kahvaltıda kuzenlerimden biri çay koymak için mutfağa gitmiş, Zeki Müren kılığında salona geri dönüp şarkı söyleyerek hepimizi gülmekten çatlatmıştı.
Gezmeyi çok seviyoruz, öyle ki bizde para çok olsa sanırım hiç eve girmeyip sürekli o şehir senin bu köy benim gezermişiz. Bu resimde çok kültürel ve turistik bir yer olan İkea'yı ziyaretimiz öncesinde çekildi. Ben elimde diet kolam olduğu için çok mutluyum, Orky ise "gitti paralar" diye düşündüğünden biraz gergin.
Arkadaşlarım benim evimde çok rahat etmeli. Açsa buzdolabını açıp kurcalamalı, üşümüşse gidip dolaptan battaniye almalı. Evimde onları ağırlamaya bayılıyorum. Herkesin ne sevdiğini biliyoruz ya, sevgilimle biri gelmeden önce onun sevdiği şeyleri alıp buzdolabına koyuyoruz. French gelecekse bira, Neylan gelecekse somon, Çiçek geliyorsa ince sigara, Mahperi geliyorsa meyve alıp hazırlıyoruz. Sevgilim, ailem ve dostlarımla hayatımın gelecek sezondaki yeni bölümlerini merak içinde bekliyorum.
Onu gördüğüm ilk andan itibaren hayatımın bir daha eskisi gibi olmayacağını biliyordum. Ya sürekli onu düşünerek aptal bir aşık olarak hayatıma devam edecektim, yada yanımda olması için savaş verecektim. Belki de bir süre sonra bu duygular geçecekti, onu da bilemezdim, ama geçmedi. Bende gururu ve onun yandaşlarını bir süreliğine rafa kaldırıp savaşa katıldım ve göğsümdeki kalp şeklinde madalyonumla savaştan zaferle evime döndüm.
Ben ve O. O ve ben. Birbirimize çok aşık, ama birbirimizden de tamamen farklıyız. 30 katlı bir binadaki 78 metrekarelik küçücük evimizde her gün yeni ritüellerle yeni bir parti yapıyoruz. Çarşamba günleri tortelini yerken dizi izliyor, cuma günleri martini içiyoruz. Cumartesi günleri sevgilim şehir fırsatlarından satın aldığı farklı mekanlardaki yemekler için bense blogger partileri için birbirimizi ikna etmeye çalışıyoruz. Fazla alışveriş yapmama kızıyor ama en güzeli aldığım şeyi eve sokarken çantama gizlemek zorunda kalmıyorum. O sebze yemeklerinden nefret ediyor, bense sebzeye bayılıyorum. Pazar günleri evimizde dvd izliyor yada arkadaşlarımızı çağırıp yemek yapıyoruz. Çok büyük, çok lüks yada çok abartılı bir hayalim yok. Sahip olduğum huzur bütün ihtiyacımı karşılıyor. En güzeli şey de her şeyi birlikte yapmak. Çok saçma ama beraber çamaşır asmak bile bana keyifli geliyor. Birlikte evi temizleyip, sonrada mısır patlatıp korku filmi izliyoruz. Bazen kuzenlerim yada eski ev arkadaşım bize kahvaltıya geldiği zaman ev müzikale dönüşüyor. Katı kurallarımız yok, kendi kurallarımızı kendimiz belirliyoruz. En son kahvaltıda kuzenlerimden biri çay koymak için mutfağa gitmiş, Zeki Müren kılığında salona geri dönüp şarkı söyleyerek hepimizi gülmekten çatlatmıştı.
Gezmeyi çok seviyoruz, öyle ki bizde para çok olsa sanırım hiç eve girmeyip sürekli o şehir senin bu köy benim gezermişiz. Bu resimde çok kültürel ve turistik bir yer olan İkea'yı ziyaretimiz öncesinde çekildi. Ben elimde diet kolam olduğu için çok mutluyum, Orky ise "gitti paralar" diye düşündüğünden biraz gergin.
Arkadaşlarım benim evimde çok rahat etmeli. Açsa buzdolabını açıp kurcalamalı, üşümüşse gidip dolaptan battaniye almalı. Evimde onları ağırlamaya bayılıyorum. Herkesin ne sevdiğini biliyoruz ya, sevgilimle biri gelmeden önce onun sevdiği şeyleri alıp buzdolabına koyuyoruz. French gelecekse bira, Neylan gelecekse somon, Çiçek geliyorsa ince sigara, Mahperi geliyorsa meyve alıp hazırlıyoruz. Sevgilim, ailem ve dostlarımla hayatımın gelecek sezondaki yeni bölümlerini merak içinde bekliyorum.
23 Mayıs 2012 Çarşamba
YENİ BEBEĞİMİZ!..
İşte yeni bebeğimiz.
Erkek Dedikodusu'nun devam kitabı. "Erkek Dedikodusu 2" - Bu Gece Hiç Bitmesin..
Kitapta kızların macerası kaldığı yerden devam ediyor. Bu kez daha kalabalık. Kızların evlilik ve flört maceraları kimi zaman başarıyla sonuçlanıyor kimi zaman hüsrana uğruyor ama her zaman çok eğleniyorlar. Kahkahayı ve romantizmi arttırdık. Yeni damat adaylarını zorlu sınavlardan geçirdik, evliliği enine boyuna tarttık. Yine bol bol erkekleri çekiştirdik, kendimizle dalga geçtik ve en önemlisi de biz bunu yazarken çooook eğlendik..
Frençosla ikinci göz bebeğimiz Haziran'da raflarda olucak. Nasıl heyecanlıyım size anlatamam. Yorgun, uykusuz, hafiften bezmiş, meraklı, içi kıpır kıpır ve ayakları yere basmaz bir ruh halim var. Karmakarışık yani :)
Şimdi en büyük hayalim balayına bile çıkmayıp Cumartesi evlenen ve Pazartesi işine giden biri olarak bir tatile çıkmak... Denizin karşısında şezlonguma uzanıp limonlu diet kolamı içerken Erkek Dedikodusu 2'yi okumak.
Sanki içinde ne olduğunu hiç bilmiyormuş gibi...
Erkek Dedikodusu'nun devam kitabı. "Erkek Dedikodusu 2" - Bu Gece Hiç Bitmesin..
Kitapta kızların macerası kaldığı yerden devam ediyor. Bu kez daha kalabalık. Kızların evlilik ve flört maceraları kimi zaman başarıyla sonuçlanıyor kimi zaman hüsrana uğruyor ama her zaman çok eğleniyorlar. Kahkahayı ve romantizmi arttırdık. Yeni damat adaylarını zorlu sınavlardan geçirdik, evliliği enine boyuna tarttık. Yine bol bol erkekleri çekiştirdik, kendimizle dalga geçtik ve en önemlisi de biz bunu yazarken çooook eğlendik..
Frençosla ikinci göz bebeğimiz Haziran'da raflarda olucak. Nasıl heyecanlıyım size anlatamam. Yorgun, uykusuz, hafiften bezmiş, meraklı, içi kıpır kıpır ve ayakları yere basmaz bir ruh halim var. Karmakarışık yani :)
Şimdi en büyük hayalim balayına bile çıkmayıp Cumartesi evlenen ve Pazartesi işine giden biri olarak bir tatile çıkmak... Denizin karşısında şezlonguma uzanıp limonlu diet kolamı içerken Erkek Dedikodusu 2'yi okumak.
Sanki içinde ne olduğunu hiç bilmiyormuş gibi...
7 Mayıs 2012 Pazartesi
Kıpır Kıpır...
Yaz geliyor diye mi, yoksa Erkek Dedikodusu 2 çikıyor diye mi, yoksa sevgilimle tatil planları yapmaya başladık diye mi bilemedim bu günlerde kıpır kıpır bir haldeyim ben.
Ben yaz insanıyım.Önceki hayatımda da deniz kızı olduğumdan şüpheleniyorum. Deniz görmeden yaşamayacağım için hıdırellezde kendime deniz manzaralı bir balkonu olan ev çizdim. Şimdiki evimde 19. katta olduğu için çok dikkatli baktığın zaman, açık havada çooook azıcık deniz görüyor :) Bu da benim zor zamanlarımdaki tesellim :)
Kitabımız bitti, havalardayım. Yakında kapağını ve tanıtım klibini de çekersek sevgilimle evde Martini'li kutlama yapıcaz. Frenços'um bir sürü sürpriz hazırladı, hepsi beni havalara uçurdu. Hafta sonu yine sevgilimle istikamet İkea'ydı ve yine bir sürü şey aldığımız halde evde bir çok eksik kaldı. Ev dediğin böyle bir şey sanırım, hiç bir zaman eksikler ve ihtiyaçlar bitmiyor.
Diyet konusunda çok iyi sonuçlar alıyorum. Hepsini toplu bir yazıda yazıp tek tek anlatıcam...
Herkese çok güzel bir hafta olsun..
Ben yaz insanıyım.Önceki hayatımda da deniz kızı olduğumdan şüpheleniyorum. Deniz görmeden yaşamayacağım için hıdırellezde kendime deniz manzaralı bir balkonu olan ev çizdim. Şimdiki evimde 19. katta olduğu için çok dikkatli baktığın zaman, açık havada çooook azıcık deniz görüyor :) Bu da benim zor zamanlarımdaki tesellim :)
Kitabımız bitti, havalardayım. Yakında kapağını ve tanıtım klibini de çekersek sevgilimle evde Martini'li kutlama yapıcaz. Frenços'um bir sürü sürpriz hazırladı, hepsi beni havalara uçurdu. Hafta sonu yine sevgilimle istikamet İkea'ydı ve yine bir sürü şey aldığımız halde evde bir çok eksik kaldı. Ev dediğin böyle bir şey sanırım, hiç bir zaman eksikler ve ihtiyaçlar bitmiyor.
Diyet konusunda çok iyi sonuçlar alıyorum. Hepsini toplu bir yazıda yazıp tek tek anlatıcam...
Herkese çok güzel bir hafta olsun..
3 Mayıs 2012 Perşembe
Doğum Günümün ardından..
Doğum günlerim benim için çok özel. Koca bir yaş boyunca ne yaptım ne ettim diye kendimle hesaplaştığım ama yine de her seferinde kendimi çok sevdiğimi bir kez daha hatırladığım günler doğum günüm. Bu sene de doğum günü sabahımda gözlerimi açtığımda telefonum çıldırmış bir haldeydi.
Tek tek gelen mesajlara cevap verdim ama en güzeli twitter'da tanımadığım bir sürü kişiden gelen mesajlardı. Size anlatamam nasıl havalara uçtuğumu, o mesajları yazanları bulup tek tek sarılmak istedim resmen. Sabah servise bindiğimde servis arkadaşlarımın top kekli kutlamasıyla başladı 1 Mayıs, ve işçi bayramı haberlerini derleyip yazımı yazacakken de ekip arkadaşlarımın sürprizi ile devam etti.
Akşam eve geldim bir de baktım sevgilim en sevdiklerimi bizim evde toplamış. Masa kurulmuş, yemekler yapılmış. Evde onları görünce nasıl şaşırdıysam, o an çekilen fotoda Erman Kuzu gibi çıkmışım. Frenços, Mahperi, Mahir ve sevgilimle doğum günü yemeği yedik, bol bol güldük.
Ve Sevgilim.. O yanımdayken her günüm özel aslında ama onunla aynı evde geçen ilk doğum günüm çok başkaydı. Şimdi doğum günümü düşünüyorum da insanın hiç bişeyi olmasın ama yine de sevdikleri olsun. Kuzenleri, ailesi, iş arkadaşları, blog dostları, twitter arkadaşları, eski kankaları olsun. Çünkü onlarla hayat çook ama çook daha güzel.
İyi ki varsınız siz..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




































